top of page

Yeni Yılın İlk Günlerinde Dünya ve Türkiye

Dünya yeni yıla, olası küresel bir ekonomik durgunluğu (resesyon), sert bir şekilde fiyatlayarak başladı. Bu bağlamda dünya borsalarında önemli düşüşler yaşandı; hatta bu düşüşler, yılın ikinci işlem gününe bile taşındı. Keza, ulusal para birimlerindeki yüksek oynaklık halen sürmektedir.

2018 yılında gelişmekte olan ülke para birimlerinin neredeyse hepsi değer kaybederken, Türk Lirası net bir şekilde negatif yönde ayrışarak, bu anlamda en kötülerden bir oldu. Yeni yılın ilk günlerinde Türk Lirası ve hatta Borsa İstanbul’un da, yukarıdaki global gelişmelere ziyadesiyle karşılık verdiğini birlikte izledik.

Bu haftaki yazımızda, yeni yılın ilk haftasında, yukarıdaki global ve Türkiye’ye özel olarak yaşanan ekonomik gelişmeleri ele almaya çalışacağız.

DÜNYA ÖLÇEĞİNDE GELİŞMELER

Globalde geçtiğimiz yılın son günlerinde başlayıp, yeni yılın ilk günlerinde yaşananları tetikleyen temel unsurlar, Çin’den gelen öncü verilerin, Çin ekonomisinde önemli bir durgunluğa işaret etmesi ve dünya devlerinden Apple’ın 20 yıldır ilk kez satış tahminlerin düşürmesi olmuştur. Durgunluk işaretiyle söz konusu olan ülkenin dünyanın ikinci büyük ekonomisi olması, bu durumu tüm ülkelerin sorunu haline dönüştürmektedir.

ABD’den gelen ekonomik veriler kötü bir gidişi işaretlememektedir. Ancak Washington’daki, sürprizlerle dolu Trump faktörü, zaman zaman nesnel ekonomik faktörlerin önüne geçmektedir. Merkezi yönetimin Paskalya nedeniyle 10 gündür kapalı olması, son zamanlarda Trump’ın FED’e yönelik sözleri ve tavrı, ABD Başkanı’nın, Suriye’den çekilme konusundaki oldukça örtük açıklaması ve bu açıklamalar sonrası Bölge’deki yeni jeostratejik dengelerin gündeme gelmesi, belki de en kötüsü, her an yeni bir gündem yaratma olasılığının mevcudiyeti, bu faktörler arasında sayılabilir.

Bu arada piyasalarda, FED’in 2018 yılı faiz artışlarında oldukça hızlı davranmış olduğu da tartışılmaktadır. 2019’un, en azından ilk yarısında faiz artışlarının FED’in gündeminde olmayacağı, tersine, faiz indirmesi ve/veya bilânço küçültmeyi (likidite çekmeyi) durdurması ihtimallerinin söz konusu olabileceği şimdilerde konuşulmaktadır.

Küresel piyasalarda gözlediğimiz küresel satış dalgası, son zamanların en çok izlenen başlıklarından oldu adeta. Asya – ABD taraflarının karşılıklı ticari yaptırımlarıyla alevlenen ticaret savaşları, İtalya’nın Avrupa birliği ile finansal konulardaki anlaşmazlığı ve İngiltere’nin AB’den ayrılma gündemi dünyanın yakından takip ettiği Brexit, global gündemin ön sıralarında gelmektedir.

Tüm bu gelişmeler, uluslararası piyasalarda “riskten kaçış” yönündeki hareketleri güçlendirdi. Zaten bu yöndeki piyasa refleksini, altının onsunun 1.280/90 Amerikan Doları ($) aralığında seyretmesi ve ABD 10 yıllık tahvil faizlerinin yüzde 2,70 seviyelerine gerilemesi de,(*) bu konudaki çıkarımımızı desteklemektedir.(**)

TÜRKİYE EKONOMİSİ ve PARA PİYASALARI

Gelişmekte olan ülke para birimlerinin neredeyse hepsi değer kaybederken, Türk Lirası net bir şekilde negatif yönde ayrışarak, bu anlamda en kötülerden biri olması, dünyada risk iştahının kaçmasına ek olarak, ülkemizden kaynaklanan bazı olguları işaret etmektedir.

3 Aralık’ta açıklanan Aralık ayı enflasyonunun aylık bazda eksi çıkmış ve sonucunda, 2018 yılı yüzde 20,30 yıllık enflasyonla kapatmıştır (son 16 yılın zirvesi). Her ne kadar hâlâ çok yüksek olsa da, Eylül ve Ekim Ayları’nda (yıllık) yüzde 25’in üzerinde seyreden orana ve o zamanki yılsonu öngörülerine göre daha olumlu bir sonuç.

Görece olumlu olan bu olgunun piyasaları, daha doğrusu yatırımcıları olumsuz etkilediği gözlendi. Bunun nedeni, 16 Ocak’ta TCMB Para Politikası Kurulu toplantısında, yüzde 24 olan politika faizinin düşürülme endişesidir.

Oysa söz konusu toplantıya kadar epeyce bir zaman bulunmaktadır. Ancak, 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimler olması, yönetimin uyguladığı maliye politikalarıyla ne yapılmaya çalışıldığı konusunda net bir görüş oluşmaması (bir yandan, vergi indirimleri, teşvikler, diğer yandan gelir arttırma yolunda bazı ‘ilginç’ uygulamalar vb.) ve TCMB’nın bağımsızlığı konusunda oluşan ve hep birlikte gözlediğimiz soru işaretleri hâlâ var oldukça, piyasaların bu tür tepkilerini (ilk bakışta tuhaf gelen) doğal karşılamak gerekiyor.

Diğer yandan Türkiye’nin toplam 448.4 milyar $ olan dış borçlarının 306 milyar $’ı özel sektöre, 137 milyar $’ı kamuya, 5.5 milyar $’ı ise TCMB’na aittir. TCMB verilerine göre, 2018 Ekim ayı itibarıyla orijinal vadesine bakılmaksızın, vadesine bir yıl ya da daha kısa süre kalan toplam 173.8 milyar $ dış borç ödemesi bulunmaktadır.

Yılın ilk aylarındaki düşük seyreden dış borç ödemeleri, Mart Ayı’nda merkezi yönetimin, Nisan-Mayıs Ayları’nda da, bankaların yüklü dış borç ödemeleri ile hızla yükselmektedir. Özel sektörün Ocak-Ekim dönemini kapsayan 10 ay içinde 50.9 milyar $ tutarında yurtdışı kredi borcunun vadesi gelmektedir.

2019’un ilk ayında borçlanma programının nispeten sakin olması Hazine, bankalar ve şirketlere, borç ödemelerinin daha yoğun olduğu sonraki aylara hazırlık yapmak için fırsat vermektedir. Ancak bunun için yabancı yatırımcı ilgisinin artması gerekmektedir. Yazımızın önceki bölümlerinde değindiğimiz “global risk iştahındaki zayıflığın” böyle seyretmesi durumunda, borçlanma ihtiyacının artacağını; temini/döndürülmesi konusundaki endişelerin yükseleceğini; ülkenin “bağımsızlığını” da ilgilendiren yönüyle başat sorun olmayı sürdüreceğini ve ekonomi çarkının dönmesinin “çok” zorlaşacağını söyleyebiliriz.

Aralık Ayı’nda 23.7 milyar TL açık veren Hazine Nakit Dengesinin 2018 kümülâtif açığı 70.4 milyar TL oldu. “Nakit gelirler + Özelleştirme ve fon gelirleri – Nakit giderler” formülüyle tanımlanan anılan negatif sayı, Hazine’nin 2000’de bu yana “en yüksek nakit açığı” gerçekleşmesini yansıtmaktadır.

Türkiye’de 2018 kur krizinin ilk sonuçlarından birisi de, kredi hacmindeki hızlı daralma olmuştur. Eldeki son veriler, kredi hacminin, nominal olarak Temmuz sonu rakamlarına döndüğünü ancak, reel olarak daralmanın Ağustos’tan Aralık Ayı’na devam ettiğini göstermektedir. Bir öncü gösterge olarak bu sayı, Türkiye’de 2018’in son çeyreğinde de ekonomik daralma yaşandığını söylememizi mümkün kılmaktadır. Zaten bu çıkarımı, ülkede gözlediğimiz durgunluk, kapanan iş yerleri, konkordato talepleri, artan işsizlik, düşen sanayi üretimi, azalan güven endeksleri ziyadesiyle desteklemektedir.

SON SÖZ

Yazımızın başlarında da vurguladığımız gibi, FED’den 2019 için faiz arttırması beklenmemektedir. Hatta FED’in daha gevşek bir para politikasına dönmesi ve Avrupa Merkez Bankası’nın ise sıkılaşma anlamında önünde çok uzun yol olması, Türkiye gibi piyasalar için yeniden fırsat yaratabilir şeklinde durmaktadır. Bunun sonucu olarak da, dünyadan gelen “olumsuz etkilerin”, kısa bir süre sonra “şiddetini azaltacak” olmasını bekleyebiliriz.

Böylesi bir olası global gelişmeden ülkemizin yararlanabilmesi de doğal olarak; baskıya maruz kalmadan sıkı para politikasına devam eden/edebilen bir TCMB; önümüzdeki seçim gerçeğine karşın

malî disiplinden vazgeçmeyen, bunu uygulamalarıyla da net bir şekilde ortaya koyan, popülizmden ve kutuplaştırmadan/tansiyon yükseltme politikasından vazgeçen bir Hükümet ile; ülke yönetim sisteminde yasama, yürütme ve yargı ayırımını, hukukun üstünlüğü/bağımsızlığını yeniden tesis eden, insan haklarını gözeten, şeffaflık ve hesap vericiliği ilke kabul eden bir yapının tesis edilmesiyle, kaybedilen “iç ve dış güvenin yeniden tesisi” ile mümkün olabilecektir. Aksi durumda yaşanacakları yazmaya kalemim gitmiyor..

(*): Tahvil fiyatı ile tahvil faizi arasındaki “ters ilişki” nedeniyle, tahvil faizinin düşmesi, o tahvile talep olduğunu göstermektedir. Altın fiyatı ve tahvil faizlerindeki iki gelişme de, ekonomik aktörlerin, Türkiye gibi “gelişmekte olan ülke piyasalarını”, “güvenli liman” algısıyla hızla terk edip, likiditelerini altın ve ABD tahvillerine gömülediklerini göstermektedir.

(**): 21-28 Aralık haftasında yurtdışı yerleşik yatırımcılar, reel olarak (fiyat ve kur etkisinden arındırılmış) 6 milyon Dolar hisse senedi ve 470,9 milyon Dolar, repo dahil Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS) satışı gerçekleştirmiştir. Keza, BİST100 endeksi 21-28 Aralık tarihleri arasında %1,55 değer kaybederken, 2 yıllık gösterge tahvil faizi 106 baz puan artmıştır.

0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

2021 yılında 46 milyar Amerikan Doları ($) olan “dış ticaret açığı (DTA)”, 2022 Ağustos itibariyle (yıllıklandırılmış olarak) yüzde 88 artışla 88.6 milyar $’a fırlamıştır. Yeni açıklanan “2023- 2025 d

Türkiye Hazinesi görülmemiş bir hız ile borçlanırken, son 3 yıldır sadece yurt dışı piyasalardan değil, “yurt içi piyasalardan da döviz ve altın” cinsi borçlanmayı çok artırdı. Bunun sonucunda” iç bor

bottom of page