REKABETİN ZİRVESİ
- 6 Haz
- 25 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 31 Tem

Trump–Şi Görüşmesi, Tukidides Tuzağı ve ABD–Çin Mücadelesinin Yeni Evresi
ÖZET
Donald Trump ile Şi Jinping arasında gerçekleştirilen son zirve, yalnızca iki lider arasındaki diplomatik bir temas değil, aynı zamanda uluslararası sistemin geleceğini şekillendiren ABD–Çin rekabetinin mevcut durumuna ilişkin önemli ipuçları sunan stratejik bir gelişme niteliği taşımaktadır. Son yıllarda taraflar arasındaki ilişkiler, ticaret anlaşmazlıklarının ötesine geçerek teknoloji, ekonomik güvenlik, kritik tedarik zincirleri, yapay zekâ, yarı iletkenler, Tayvan ve Hint-Pasifik dengesi gibi alanları kapsayan çok boyutlu bir sistem rekabetine dönüşmüştür.
Bu çalışma, Trump–Şi zirvesini yalnızca alınan kararlar veya yayımlanan açıklamalar üzerinden değerlendirmemekte; görüşmeyi büyük güç rekabetinin geleceğini anlamaya imkân veren bir stratejik mercek olarak ele almaktadır. Çalışmada öncelikle ABD–Çin rekabetinin son yıllarda geçirdiği dönüşüm incelenmekte, ardından zirveye giden süreç, tarafların beklentileri ve görüşmenin somut sonuçları analiz edilmektedir. Bunun yanında zirvenin başarıları ve sınırlılıkları değerlendirilmekte; gelişmeler Tukidides Tuzağı yaklaşımı çerçevesinde ele alınarak büyük güç geçişleri literatürü bağlamında yorumlanmaktadır.
Çalışmanın temel bulgusu, zirvenin taraflar arasındaki yapısal sorunları çözmediği, ancak bu sorunların doğrudan çatışmaya dönüşmesini önlemeye yönelik önemli bir işlev gördüğü yönündedir. Teknoloji rekabeti, Tayvan meselesi ve jeopolitik nüfuz mücadelesi gibi temel anlaşmazlık alanları varlığını korurken, tarafların iletişim kanallarını açık tutma ve rekabeti yönetilebilir sınırlar içinde sürdürme konusunda ortak çıkarlara sahip oldukları görülmektedir.
Bu çerçevede çalışma, Trump–Şi zirvesinin yeni bir iş birliği döneminin başlangıcını temsil etmediğini; buna karşılık uluslararası sistemde giderek belirginleşen “yönetilen rekabet” anlayışının devam ettiğini göstermektedir. Sonuç olarak zirve, büyük güç rekabetini sona erdiren bir uzlaşı değil; rekabetin yönetilebilir sınırlar içinde tutulmasına yönelik yeni bir stratejik çerçevenin ifadesi olarak değerlendirilmektedir.
Anahtar Kelimeler: ABD–Çin Rekabeti, Trump–Şi Zirvesi, Tukidides Tuzağı, Büyük Güç Rekabeti, Ekonomik Güvenlik, Teknoloji Rekabeti, Hint-Pasifik, Küresel Düzen, Yönetilen Rekabet.
ABSTRACT
The recent summit between Donald Trump and Xi Jinping represents not merely a diplomatic encounter between two leaders, but also a strategic development that offers important insights into the current state of U.S.–China competition, which is increasingly shaping the future of the international system. In recent years, relations between the two countries have evolved beyond trade disputes into a multidimensional systemic rivalry encompassing technology, economic security, critical supply chains, artificial intelligence, semiconductors, Taiwan, and the strategic balance in the Indo-Pacific.
This study does not assess the Trump–Xi summit solely through the decisions taken or the statements issued. Instead, it treats the meeting as a strategic lens through which the future trajectory of great-power competition can be better understood. The analysis first examines the transformation of U.S.–China relations in recent years, then explores the developments leading to the summit, the expectations of both sides, and the tangible outcomes of the meeting. It also evaluates the summit’s achievements and limitations while interpreting its significance through the framework of the Thucydides Trap and the broader literature on power transitions.
The study finds that the summit did not resolve the structural disputes between the two countries; however, it played an important role in preventing these disputes from escalating into direct confrontation. While fundamental disagreements regarding technological competition, Taiwan, and geopolitical influence remain intact, both sides continue to share a common interest in maintaining communication channels and managing competition within controllable limits.
In this context, the study argues that the Trump–Xi summit does not represent the beginning of a new era of cooperation. Rather, it reflects the continuation of an increasingly visible pattern of “managed competition” in international politics. Consequently, the summit should be understood not as a grand strategic settlement, but as an expression of a new framework designed to keep great-power rivalry within manageable boundaries.
Keywords: U.S.–China Competition, Trump–Xi Summit, Thucydides Trap, Great-Power Rivalry, Economic Security, Technological Competition, Indo-Pacific, Global Order, Managed Competition.
I. GİRİŞ
Bir Zirveden Daha Fazlası
Yirmi birinci yüzyılın uluslararası düzeni büyük ölçüde Washington ile Pekin arasında şekillenen ilişkinin niteliği tarafından belirlenecektir. Bu nedenle Donald Trump ile Şi Jinping arasında gerçekleşen her görüşme, yalnızca iki liderin buluşması değil; küresel sistemin geleceğine ilişkin bir işaret fişeği olarak değerlendirilmelidir. Uluslararası sistemin tarihsel gelişimi incelendiğinde, belirli dönemlerde iki büyük güç arasındaki ilişkinin küresel düzenin genel karakterini belirlediği görülmektedir. On dokuzuncu yüzyılda İngiltere ile yükselen Almanya arasındaki rekabet, yirminci yüzyılın ikinci yarısında ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki mücadele ve günümüzde ABD ile Çin arasında şekillenen stratejik rekabet bu örneklerin başlıcalarıdır.
Bugün dünya ekonomisinin büyüklüğü, teknolojik dönüşümün hızı ve küresel karşılıklı bağımlılık düzeyi dikkate alındığında, Washington ile Pekin arasındaki ilişkinin uluslararası sistem üzerindeki etkisi geçmiş örneklerin çoğunu aşan bir niteliğe sahiptir. Dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki rekabet yalnızca ticaret dengeleri veya yatırım akımlarıyla sınırlı değildir. Yapay zekâdan yarı iletkenlere, kritik minerallerden enerji güvenliğine, Tayvan Boğazı'ndan Hint-Pasifik'e kadar uzanan geniş bir yelpazede küresel düzenin geleceği bu ilişkinin seyri tarafından şekillendirilmektedir.
Bu nedenle Donald Trump ile Şi Jinping arasında gerçekleştirilen zirve, iki lider arasındaki sıradan bir diplomatik görüşme olarak değerlendirilmemelidir. Zirve, dünyanın en önemli jeostratejik rekabetinin hangi aşamaya geldiğini gösteren önemli bir gösterge niteliği taşımaktadır.
Bununla birlikte zirvenin önemini yalnızca alınan kararlar veya yayımlanan ortak açıklamalar üzerinden değerlendirmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Zira son yıllarda ABD ile Çin arasındaki temel sorunların büyük bölümü yapısal bir karakter kazanmıştır. Ticaret açıkları, teknoloji transferleri, yarı iletkenler, yapay zekâ, Tayvan, Güney Çin Denizi ve küresel nüfuz alanlarına ilişkin anlaşmazlıklar, kısa vadeli diplomatik girişimlerle çözülebilecek nitelikte değildir.
Bu nedenle asıl soru, zirvede hangi sorunların çözüldüğü değil; tarafların rekabeti nasıl yönetecekleri konusunda ne tür mesajlar verdikleridir. Başka bir ifadeyle mesele, uzlaşının kapsamından çok rekabetin sınırlarının nasıl çizileceğidir.
Bu çerçevede çalışma, Trump–Şi zirvesini yalnızca güncel bir diplomatik gelişme olarak ele almamakta; zirveyi ABD–Çin rekabetinin geleceğini anlamaya olanak tanıyan bir mercek olarak değerlendirmektedir. Çalışmanın temel tezi, söz konusu zirvenin büyük güç rekabetini sona erdiren bir uzlaşı üretmediği; buna karşılık rekabetin yönetilebilir sınırlar içinde tutulmasına yönelik yeni bir stratejik çerçevenin ipuçlarını ortaya koyduğu yönündedir.
Bu bağlamda çalışma öncelikle ABD–Çin rekabetinin son yıllarda geçirdiği dönüşümü incelemekte, ardından zirvenin sonuçlarını değerlendirmekte ve son olarak gelişmeleri Thuvydides (Tukidides) Tuzağı ile küresel düzen tartışmaları ışığında analiz etmektedir.
II. BÜYÜK GÜÇ REKABETİNİN YENİ SAFHASI
Ticaret Savaşlarından Sistem Rekabetine
Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra oluşan uluslararası düzende, ekonomik karşılıklı bağımlılığın büyük güçler arasındaki çatışma riskini azaltacağı yönünde yaygın bir kabul oluşmuştu. Özellikle Çin'in küresel ekonomiye entegrasyonu, uzun yıllar boyunca hem Washington hem de birçok Batılı başkent tarafından ekonomik kalkınmanın siyasal yakınlaşmayı da beraberinde getireceği varsayımıyla desteklenmiştir. Çin'in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü'ne (DTÖ) katılması bu yaklaşımın en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur.
Ancak geçen yirmi yılda yaşanan gelişmeler, söz konusu beklentilerin önemli ölçüde gerçekleşmediğini göstermiştir. Çin, küresel ekonomik sisteme uyum sağlarken aynı zamanda ekonomik, teknolojik ve askerî kapasitesini büyük ölçüde artırmış; bu durum Washington'da Çin'in mevcut uluslararası düzen içinde "paydaş" (stakeholder) olmaktan ziyade, zamanla ABD'nin küresel liderliğine meydan okuyabilecek bir güç hâline geldiği yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmiştir.
Bu çerçevede ABD–Çin ilişkileri son yıllarda yalnızca ticaret anlaşmazlıklarıyla tanımlanabilecek bir rekabet olmaktan çıkmış; ekonomik, teknolojik, askerî ve jeopolitik boyutları bulunan kapsamlı bir sistem rekabetine dönüşmüştür.
A. Ticaret Savaşlarının Ötesi
ABD ile Çin arasındaki rekabetin görünür yüzü uzun süre “ticaret açıkları” ve “gümrük tarifeleri” olmuştur. Özellikle Donald Trump'ın ilk başkanlık döneminde uygulamaya konulan yüksek tarifeler, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerde önemli kırılmalara yol açmıştır.
Ancak zaman içinde ortaya çıkan tablo, ticaret açığının esas sorun olmadığını göstermiştir. Washington açısından asıl mesele, Çin'in küresel üretim ağları içindeki konumu ve kritik sektörlerde elde ettiği kapasitedir. Pekin'in "Made in China 2025" programı kapsamında yüksek teknoloji alanlarında küresel liderlik hedefi benimsemesi, ABD'de “stratejik bir meydan okuma” olarak algılanmıştır.
Bu nedenle günümüzde taraflar arasındaki anlaşmazlıklar yalnızca ticaret hacmi veya gümrük tarifeleriyle ilgili değildir. Rekabetin merkezinde artık teknolojik üstünlük, tedarik zincirlerinin kontrolü ve kritik sektörlerdeki hâkimiyeti bulunmaktadır.
Tablo 1. ABD–Çin Rekabetinin Dönüşümü

B. Teknoloji ve Ekonomik Güvenlik Çağı
Son yıllarda ABD'nin Çin'e yönelik politikalarında dikkat çeken en önemli değişimlerden biri, ekonomik “güvenlik” kavramının yükselişi olmuştur. Geleneksel dönemde ekonomik ilişkiler büyük ölçüde verimlilik ve maliyet avantajı üzerinden değerlendirilirken, günümüzde stratejik sektörlerdeki bağımlılıklar ulusal güvenlik meselesi olarak görülmektedir.
Bu yaklaşımın en belirgin örneği yarı iletken sektörüdür. Yapay zekâ, gelişmiş silah sistemleri, yüksek performanslı bilgisayarlar ve dijital altyapılar için kritik öneme sahip olan ileri teknoloji çipleri, ABD–Çin rekabetinin merkezinde yer almaktadır. Bu nedenle Washington yönetimi son yıllarda Çin'in gelişmiş yarı iletken teknolojilerine erişimini sınırlandırmaya yönelik kapsamlı ihracat kontrolleri uygulamaya başlamıştır.
Benzer şekilde yapay zekâ, kuantum bilişim, biyoteknoloji ve siber teknolojiler de rekabetin yeni alanları hâline gelmiştir. Bu gelişmeler, ekonomik rekabet ile ulusal güvenlik arasındaki sınırların giderek belirsizleştiğini göstermektedir.
Bunun yanında kritik mineraller ve nadir toprak elementleri de yeni dönemin stratejik rekabet alanları arasında yer almaktadır. Elektrikli araçlar, savunma sistemleri ve yenilenebilir enerji teknolojileri açısından kritik öneme sahip olan bu kaynaklar, tarafların tedarik zincirlerini yeniden şekillendirme çabalarını hızlandırmıştır.
Bu süreçte "küreselleşme" kavramının yerini giderek "de-risking", "friend-shoring" ve "stratejik dayanıklılık" gibi kavramlar almaktadır.
Tablo 2. ABD–Çin Rekabetinin Yeni Alanları

Kaynak: USTR, BIS, IEA, OECD ve çeşitli stratejik araştırma kuruluşlarının yayınlarından yararlanılarak hazırlanmıştır.
Tablo 2'de görüldüğü üzere, ABD–Çin ilişkilerindeki rekabet son yirmi yılda önemli bir dönüşüm geçirmiştir. Başlangıçta ticaret ve yatırım ekseninde şekillenen anlaşmazlıklar, zamanla teknoloji, tedarik zincirleri ve ulusal güvenlik boyutlarını içeren daha geniş bir rekabet alanına evrilmiştir. Günümüzde taraflar arasındaki mücadele yalnızca ekonomik üstünlükle ilgili değil; küresel düzenin kurallarını belirleme kapasitesiyle de ilişkilidir. Bu nedenle mevcut rekabet, klasik ticaret savaşları kavramının ötesine geçerek “sistemik” bir nitelik kazanmıştır. Kısacası, iki ülke arasındaki “yarış artık ticaret değil, sistem rekabetidir."
C. Jeopolitik Rekabetin Genişleyen Coğrafyası
Ekonomik ve teknolojik rekabetin yanı sıra, taraflar arasındaki jeopolitik mücadele de giderek daha görünür hâle gelmektedir. Tayvan sorunu bu rekabetin en hassas boyutunu oluşturmaktadır. Çin yönetimi Tayvan'ı kendi topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirirken, ABD Tayvan'ın savunma kapasitesini desteklemeyi sürdürmektedir.
Bunun yanında Güney Çin Denizi, Doğu Çin Denizi ve Hint-Pasifik bölgesi de stratejik rekabetin yoğunlaştığı alanlar arasındadır. ABD'nin Japonya, Avustralya, Filipinler ve Güney Kore ile geliştirdiği güvenlik iş birlikleri, Pekin tarafından çevreleme politikalarının bir unsuru olarak görülmektedir. Buna karşılık Çin de askerî modernizasyonunu hızlandırmakta ve bölgesel nüfusunu artırmaya çalışmaktadır.
Rekabet yalnızca Asya ile sınırlı değildir. Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu'da altyapı yatırımları, enerji projeleri ve finansman araçları üzerinden yürütülen nüfuz mücadelesi de giderek önem kazanmaktadır. Bu durum, ABD–Çin rekabetinin bölgesel değil küresel bir karakter taşıdığını göstermektedir.
Sonuç olarak günümüzde ABD ile Çin arasındaki mücadele, ticaret savaşlarıyla başlayan ancak zamanla çok daha geniş bir alana yayılan “sistemik” bir rekabete dönüşmüştür. Taraflar artık yalnızca pazar payları veya ticaret dengeleri için değil; teknolojik üstünlük, stratejik kaynaklar, askerî denge ve küresel düzenin geleceği üzerinde söz sahibi olabilmek için mücadele etmektedir. Bu nedenle Trump–Şi zirvesinin anlamı da, ancak bu geniş stratejik bağlam içinde değerlendirildiğinde tam olarak anlaşılabilir.
III. ZİRVEYE GİDEN YOL
Taraflar Neden Masaya Oturdu?
ABD ile Çin arasındaki rekabet son yıllarda giderek sertleşmiş, ekonomik, teknolojik ve jeopolitik alanlara yayılan çok boyutlu bir karakter kazanmıştır. İlk bakışta bu tablo, taraflar arasındaki diyalog kanallarının giderek daralması gerektiği izlenimini verebilir. Ancak uluslararası ilişkiler tarihinde büyük güç rekabetleri incelendiğinde, gerilimin yükseldiği dönemlerin aynı zamanda diplomatik temasların da yoğunlaştığı dönemler olduğu görülmektedir. Bunun temel nedeni, rekabetin maliyetleri arttıkça tarafların kriz yönetimine daha fazla ihtiyaç duymasıdır.
Trump–Şi zirvesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Zirve, tarafların birbirlerine yönelik stratejik yaklaşımlarını değiştirdikleri bir “dönüm noktası” olmaktan çok, rekabetin kontrol altında tutulması amacıyla gerçekleştirilen bir “temas” niteliği taşımaktadır. Washington ve Pekin farklı hedeflere sahip olmakla birlikte, her iki tarafı da masaya yönelten ortak unsur, mevcut rekabetin kontrolsüz biçimde tırmanmasının yaratacağı maliyetlerdir.
A. Washington’un Hesapları
ABD açısından bakıldığında Çin, artık yalnızca önemli bir ticaret ortağı değil, uzun vadeli stratejik rakip olarak görülmektedir. Bu yaklaşım ilk kez Donald Trump'ın ilk başkanlık döneminde belirginleşmiş, daha sonra Biden yönetimi tarafından da büyük ölçüde sürdürülmüştür.
Washington'un temel önceliklerinden biri, Çin'in ileri teknoloji alanlarında elde ettiği yükselişi sınırlandırmaktır. Özellikle yarı iletkenler, yapay zekâ, kuantum teknolojileri ve gelişmiş üretim sistemleri, ABD'nin teknolojik üstünlüğünün temel unsurları olarak görülmektedir. Bu nedenle son yıllarda Çin'e yönelik ihracat kontrolleri genişletilmiş, teknoloji transferleri sınırlandırılmış ve stratejik sektörlerdeki yatırımlar daha sıkı denetime tabi tutulmuştur.
Ancak ABD açısından mesele yalnızca teknoloji değildir. Çin ekonomisindeki yavaşlama, küresel tedarik zincirlerindeki kırılganlıklar ve dünya ekonomisindeki belirsizlikler de Washington'un hesaplarını etkilemektedir. Keza, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ilişkilerin tamamen kopması, yalnızca Çin için değil ABD ekonomisi için de ciddi maliyetler yaratacaktır.
Bunun yanında Tayvan meselesi ve Hint-Pasifik bölgesindeki askerî hareketlilik, yanlış hesaplama risklerini artırmaktadır. Son yıllarda Çin hava ve deniz unsurlarının Tayvan çevresindeki faaliyetlerinin artması, ABD'nin bölgedeki müttefikleriyle güvenlik iş birliklerini derinleştirmesi ve karşılıklı askerî faaliyetlerin yoğunlaşması, kriz yönetimi mekanizmalarının önemini artırmıştır.
Dolayısıyla Washington açısından zirvenin temel amacı, rekabeti sona erdirmek değil; rekabetin çatışmaya dönüşmesini önlemektir.
B. Pekin’in Hesapları
Çin açısından zirveye giden süreç farklı ancak tamamlayıcı dinamikler içermektedir.
Son yıllarda Çin ekonomisi, uzun süre alışılmış olan yüksek büyüme oranlarının altında bir performans sergilemektedir. Gayrimenkul sektöründeki sorunlar, iç talepteki zayıflıklar, demografik değişimler ve dış ticarette yaşanan baskılar, Pekin yönetiminin ekonomik istikrarı daha fazla ön plana çıkarmasına neden olmuştur.
Bunun yanında ABD'nin uyguladığı teknoloji kısıtlamaları, Çin'in uzun vadeli kalkınma stratejisini doğrudan etkilemektedir. Pekin yönetimi her ne kadar teknolojik bağımsızlığı hızlandırmaya çalışsa da, gelişmiş yarı iletkenler ve bazı kritik teknolojiler konusunda dış kaynaklara olan bağımlılık tamamen ortadan kalkmış değildir. Bu nedenle Çin açısından uluslararası ekonomik ortamın öngörülebilirliği önemli bir öncelik olmayı sürdürmektedir.
Çin'in bir diğer önceliği ise dış politika alanındadır. Pekin son yıllarda kendisini küresel istikrarın savunucusu ve çok kutuplu düzenin destekçisi olarak konumlandırmaya çalışmaktadır. Bu nedenle ABD ile yaşanabilecek doğrudan bir kriz, Çin'in uluslararası imajına ve ekonomik hedeflerine zarar verebilecek bir gelişme olarak değerlendirilmektedir.
Bununla birlikte Çin yönetimi, Washington ile rekabetten vazgeçmiş değildir. Tam tersine Pekin'in yaklaşımı, rekabeti uzun vadeli bir mücadele olarak görmek ve stratejik sabırla hareket etmektir. Bu nedenle zirve, Çin açısından bir uzlaşma arayışından çok, daha elverişli koşullarda rekabet edebilmek için istikrar zemini oluşturma girişimi olarak değerlendirilebilir.
C. Uluslararası Sistemin Baskısı
Trump–Şi zirvesine giden süreç yalnızca iki ülkenin tercihleriyle açıklanamaz. Küresel sistemde yaşanan gelişmeler de tarafları diyaloğa yönelten önemli faktörler arasında yer almaktadır.
Son yıllarda uluslararası ekonomi, pandemi sonrası toparlanma süreci, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar, tedarik zinciri sorunları ve bölgesel çatışmalar nedeniyle önemli kırılganlıklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu ortamda ABD ile Çin arasında yaşanabilecek yeni bir ticaret veya teknoloji savaşının küresel ekonomide yeni şoklar yaratabileceği yönündeki endişeler artmıştır.
Ayrıca Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu'daki istikrarsızlıklar ve Hint-Pasifik bölgesindeki güvenlik sorunları, uluslararası sistemde belirsizlik seviyesini yükseltmiştir. Bu koşullarda dünyanın en büyük iki gücü arasındaki ilişkilerin tamamen kriz eksenine oturması, küresel istikrar açısından ciddi riskler doğurabilecektir.
Bu nedenle yalnızca Washington ve Pekin değil; Avrupa, Asya ve Küresel Güney ülkeleri de taraflar arasındaki iletişim kanallarının korunmasını desteklemektedir. Nitekim son yıllarda birçok ülke, ABD ile Çin arasında tercih yapmaya zorlanmak yerine her iki tarafla da ilişkilerini sürdürmeye yönelik denge politikaları geliştirmektedir.
Tablo 3. Trump–Şi Zirvesine Götüren Başlıca Faktörler

Sonuç olarak Trump–Şi zirvesi, tarafların uzlaşmaya vardığı bir dönüm noktası değil; mevcut rekabetin maliyetlerinin her iki taraf açısından da yükseldiği bir dönemde gerçekleştirilen stratejik bir temas niteliğindedir. Zirveyi mümkün kılan unsur karşılıklı güven değil, karşılıklı kırılganlıktır. Bu nedenle görüşmenin arka planında yatan temel mantık, sorunları çözmekten çok sorunların kontrolden çıkmasını önlemektir. Nitekim zirvenin sonuçları değerlendirildiğinde de tarafların kapsamlı bir uzlaşıdan ziyade, rekabetin yönetilmesine yönelik sınırlı ama önemli adımlar atmayı tercih ettikleri görülmektedir.
IV. ZİRVEDEN BEKLENTİLER VE GERÇEKLEŞENLER
Beklentiler Neden Sonuçlardan Daha Büyüktü?
Trump–Şi zirvesi öncesinde uluslararası kamuoyunda ve piyasalarda dikkat çekici ölçüde yüksek beklentiler oluşmuştur. Bunun temel nedeni, son yıllarda giderek sertleşen ABD–Çin rekabetinin küresel ekonomi ve uluslararası güvenlik üzerindeki etkileridir. Dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ilişkilerin seyri, yalnızca ikili ticaret hacmini değil; tedarik zincirlerinden enerji piyasalarına, teknoloji sektöründen finansal piyasalara kadar uzanan geniş bir alanı etkilemektedir. Bu nedenle liderler düzeyinde gerçekleşecek her temas, uluslararası sistemde yeni bir dönemin başlangıcı olabileceği yönündeki beklentileri de beraberinde getirmektedir.
Ancak zirve öncesinde ortaya çıkan beklentiler ile tarafların gerçek hedefleri arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Kamuoyunda ve piyasalarda kapsamlı bir uzlaşı beklentisi öne çıkarken, Washington ve Pekin'in önceliği büyük ölçüde rekabetin yönetilmesi olmuştur. Bu nedenle zirvenin sonuçlarını değerlendirebilmek için öncelikle tarafların ne beklediğini, ardından ne elde ettiğini incelemek gerekmektedir.
A. Washington’un Beklentileri
ABD açısından zirvenin temel amacı, Çin ile yaşanan rekabetin maliyetlerini azaltırken stratejik üstünlüğünü koruyabilmekti. Özellikle ticaret alanında Washington, Çin'in Amerikan şirketlerine yönelik uygulamalarında daha öngörülebilir bir çerçeve oluşturmasını ve ekonomik ilişkilerdeki belirsizliklerin azaltılmasını hedeflemekteydi.
Bunun yanında ABD yönetimi, kritik teknolojiler konusundaki mevcut pozisyonunu korumayı da öncelikli hedeflerinden biri olarak görmektedir. Washington açısından yarı iletkenler, yapay zekâ ve ileri üretim teknolojileri yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ulusal güvenlik meselesidir. Dolayısıyla zirvenin teknoloji alanındaki kısıtlamaları kaldırması yönünde ciddi bir beklenti bulunmamaktaydı.
Güvenlik alanında ise Tayvan Boğazı ve Hint-Pasifik bölgesindeki askerî hareketlilik nedeniyle iletişim kanallarının korunması Washington açısından önemli bir öncelik olarak öne çıkmıştır. Yanlış hesaplama veya kazara tırmanma riskinin azaltılması, zirvenin temel hedeflerinden biri olarak değerlendirilebilir.
B. Pekin’in Beklentileri
Çin yönünden bakıldığında, ekonomik istikrar arayışı zirve öncesindeki en önemli motivasyonlardan biri olmuştur.
Son yıllarda büyüme hızındaki yavaşlama, emlak sektöründeki sorunlar ve dış ticarette yaşanan baskılar, Pekin yönetimini daha öngörülebilir bir dış ekonomik ortam arayışına yöneltmiştir. Bu nedenle Çin açısından ABD ile ilişkilerdeki gerilimin kontrollü seviyelerde tutulması önemli bir hedef hâline gelmiştir.
Pekin'in bir diğer beklentisi ise teknoloji alanındaki baskıların daha fazla sertleşmesinin önüne geçmektir. Çin yönetimi, ABD'nin uyguladığı ihracat kontrollerinin tamamen kaldırılmasını beklemese de, teknoloji alanındaki ayrışmanın hızının azaltılmasını istemektedir.
Güvenlik boyutunda ise Çin açısından en kritik konu Tayvan meselesidir. Pekin yönetimi, ABD'nin "Tek Çin" politikasına bağlılığını sürdürmesi ve Tayvan konusunda daha öngörülebilir bir yaklaşım benimsemesi yönündeki beklentilerini zirve sürecinde de dile getirmiştir.
C. Uluslararası Toplumun Beklentileri
Zirve öncesinde yalnızca Washington ve Pekin değil, uluslararası toplum da önemli beklentiler içindeydi.
AB ülkeleri, küresel ekonomide yeni ticaret savaşlarının önlenmesini arzu ederken; gelişmekte olan ülkeler küresel finansal istikrarın korunmasını öncelikli görmektedir. Özellikle enerji fiyatları, küresel enflâsyon ve tedarik zincirleri üzerindeki baskılar dikkate alındığında, ABD ile Çin arasındaki ilişkilerin daha da kötüleşmesinin önemli maliyetler yaratabileceği düşünülmektedir.⁵
Bu nedenle birçok ülke açısından zirvenin başarısı, büyük bir anlaşma üretmesinden çok yeni bir kriz yaratmamasıyla ölçülmüştür.
Tablo 4. Zirve Öncesi Başlıca Beklentiler

D. Gerçekleşenler
Zirvenin sonuçları incelendiğinde, tarafların beklentilerinin yalnızca sınırlı ölçüde karşılandığı görülmektedir.
Ticaret alanında taraflar arasındaki temel anlaşmazlıklar devam etmiş; teknoloji konusunda herhangi bir yapısal uzlaşı ortaya çıkmamıştır. Tayvan sorununda pozisyonlar değişmemiş, güvenlik alanındaki temel görüş ayrılıkları korunmuştur.
Bununla birlikte zirve tamamen sonuçsuz da değildir. Taraflar arasındaki iletişim kanallarının sürdürülmesi yönünde verilen mesajlar, lider diplomasisinin devam edeceğine ilişkin açıklamalar ve karşılıklı temasların sürdürülmesi konusunda ortaya konulan irade dikkat çekmektedir.
Bu yönüyle zirve, somut anlaşmalar üretmekten çok stratejik istikrarı destekleyen bir diplomatik platform işlevi görmüştür.
E. Gerçek Sonuç: Uzlaşı Değil, Yönetilen Rekabet
Zirvenin sonuçlarına yalnızca imzalanan anlaşmalar veya çözülen sorunlar üzerinden bakıldığında beklentilerin altında kaldığı söylenebilir. Ancak böyle bir değerlendirme eksik olacaktır.
Çünkü zirvenin temel amacı, ABD ile Çin arasındaki yapısal sorunları çözmek değil; bu sorunların kontrolden çıkmasını önlemekti. Taraflar teknoloji savaşlarını sona erdirmemiş, Tayvan konusundaki görüş ayrılıklarını gidermemiş ve stratejik rekabetten vazgeçmemiştir. Buna rağmen iletişim kanallarının korunması ve doğrudan kriz riskinin azaltılması konusunda belirli bir ilerleme sağlanmıştır.
Bu nedenle zirvenin gerçek başarısı, yeni bir uzlaşı üretmesinde değil; rekabetin yönetilebilir sınırlar içinde tutulmasına katkı sağlamasında aranmalıdır. Başka bir ifadeyle Trump–Şi zirvesi, büyük güç rekabetini sona erdiren bir dönüm noktası değil, “yönetilen rekabet” döneminin devam ettiğini teyit eden stratejik bir temas olarak değerlendirilmelidir.
V. ZİRVENİN BAŞARISI VE SINIRLARI
Uzlaşıdan Çok Kriz Yönetimi
Uluslararası zirveler çoğu zaman imzalanan anlaşmalar, çözülen sorunlar veya açıklanan ortak bildiriler üzerinden değerlendirilir. Bu yaklaşım belirli ölçüde anlamlı olmakla birlikte, büyük güçler arasındaki ilişkiler söz konusu olduğunda yetersiz kalabilmektedir. Özellikle ABD ile Çin arasındaki mevcut rekabet dikkate alındığında, bir zirvenin başarısını yalnızca somut anlaşmaların sayısıyla ölçmek yanıltıcı sonuçlar doğurabilir.
Çünkü Washington ile Pekin arasındaki anlaşmazlıkların önemli bölümü yapısal nitelik taşımaktadır. Teknolojik üstünlük mücadelesi, Tayvan sorunu, Hint-Pasifik'teki askerî denge, kritik tedarik zincirleri ve küresel nüfuz alanlarına ilişkin rekabet, tek bir zirvede çözülebilecek konular değildir. Bu nedenle Trump–Şi zirvesinin değerlendirilmesinde asıl soru, hangi sorunların çözüldüğünden çok, hangi risklerin yönetilebildiği olmalıdır.
Bu çerçevede zirve, kapsamlı bir uzlaşı üretmekten ziyade, rekabetin yönetilebilir sınırlar içinde tutulmasına yönelik bir girişim olarak değerlendirilebilir.
A. Zirvenin Başarılı Olduğu Alanlar
1. İletişim Kanallarının Korunması
Zirvenin en önemli başarısı, iki ülke arasındaki üst düzey iletişim kanallarının açık tutulmasına katkı sağlamasıdır.
Uluslararası ilişkiler tarihinde büyük güçler arasındaki krizlerin önemli bir bölümü iletişim eksikliği, yanlış algılama veya yanlış hesaplama sonucunda ortaya çıkmıştır. Özellikle Tayvan Boğazı ve Güney Çin Denizi gibi yüksek gerilim alanlarında doğrudan temas mekanizmalarının korunması, stratejik istikrar açısından kritik önem taşımaktadır.
Bu açıdan değerlendirildiğinde zirve, taraflar arasındaki görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmamış olsa da, diyalog zemininin korunmasına katkı sağlamıştır.
2. Piyasalara Güvence Verilmesi
Zirvenin ikinci önemli başarısı, küresel piyasalara yeni bir kriz ihtimalinin kısa vadede düşük olduğu yönünde mesaj verilmesidir.
Küresel ekonomi hâlihazırda jeopolitik riskler, yüksek kamu borçları, enerji piyasalarındaki kırılganlıklar ve tedarik zinciri sorunlarıyla karşı karşıyadır. Böyle bir ortamda ABD ile Çin arasında yeni bir ekonomik veya askerî kriz yaşanması, uluslararası piyasalar üzerinde önemli baskılar yaratabilecektir.
Zirve sonrasında verilen diplomatik mesajlar, tarafların rekabeti sürdürmekle birlikte doğrudan çatışmadan kaçınma konusunda ortak çıkarlara sahip olduklarını göstermiştir.
3. Stratejik İstikrarın Korunması
Belki de zirvenin en önemli başarısı, stratejik istikrar kavramını yeniden gündeme taşımasıdır.
Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerde geliştirilen kriz yönetimi mekanizmalarının temel amacı, taraflar arasındaki rekabeti sona erdirmek değil, rekabetin nükleer çatışmaya dönüşmesini önlemekti.
Benzer biçimde Trump–Şi görüşmesi de büyük güç rekabetinin ortadan kaldırılmasına değil, “yönetilebilir” hâle getirilmesine hizmet etmiştir.
B. Zirvenin Başarısız Olduğu Alanlar
1. Teknoloji Rekabetinin Devamı
Zirvenin en belirgin sınırlarından biri teknoloji alanında ortaya çıkmıştır.
ABD'nin yarı iletkenler, yapay zekâ ve ileri teknolojilere yönelik ihracat kontrolleri devam etmektedir. Çin ise teknolojik bağımsızlık stratejisini hızlandırmayı sürdürmektedir.
Dolayısıyla rekabetin merkezinde yer alan teknoloji dosyasında herhangi bir yapısal değişiklik yaşanmamıştır.
2. Tayvan Sorununun Çözülmemesi
Tayvan meselesi, zirvenin çözüm üretemediği en kritik güvenlik konusu olmaya devam etmektedir.
Washington ile Pekin'in bu konudaki temel pozisyonları değişmemiştir. Çin, Tayvan'ı ulusal egemenlik meselesi olarak görürken; ABD, Tayvan'ın savunma kapasitesini desteklemeyi sürdürmektedir.
Bu nedenle taraflar arasındaki en ciddi askerî kriz potansiyeli varlığını korumaktadır.
3. Karşılıklı Güvensizliğin Sürmesi
Zirve sonrasında da tarafların birbirlerine ilişkin “temel stratejik algılarında” önemli bir değişiklik gözlenmemiştir.
Washington Çin'i uzun vadeli stratejik rakip olarak görmeye devam ederken, Pekin de ABD'nin yükselişini sınırlandırmaya çalıştığı görüşünü korumaktadır.
Bu durum, zirvenin yapısal güven sorunlarını aşamadığını göstermektedir.
Tablo 5. Zirvenin Başarıları ve Sınırları

C. Zirvenin Asıl Başarısı: Büyük Krizi Önlemek
Trump–Şi zirvesine ilişkin değerlendirmelerde en sık yapılan hata, başarı kriterinin yanlış tanımlanmasıdır.
Eğer ölçüt; teknoloji savaşlarının sona ermesi, Tayvan sorununun çözülmesi veya ABD–Çin ilişkilerinde kapsamlı bir normalleşme ise zirve başarısız görünmektedir. Ancak bu beklentiler gerçekçi değildir.
Taraflar bu sorunları çözmek amacıyla değil, bu sorunların çatışmaya dönüşmesini önlemek amacıyla bir araya gelmiştir.
Bu nedenle zirvenin başarısı, çözülen sorunların sayısından çok, önlenen krizlerin büyüklüğüyle ölçülmelidir.
D. Genel Değerlendirme
Trump–Şi zirvesi ne yeni bir iş birliği dönemi başlatmış ne de ABD–Çin rekabetinin yönünü değiştirmiştir. Bununla birlikte zirve, iki ülkenin mevcut koşullarda doğrudan çatışmanın maliyetlerinin farkında olduklarını göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
Bu yönüyle zirve, büyük güç rekabetinin sona erdiğini değil; daha uzun süre devam edecek yönetilen rekabet döneminin kurumsallaşmaya başladığını göstermektedir.
Dolayısıyla zirvenin en önemli başarısı, bir uzlaşı üretmesi değil; rekabetin kurallarını yeniden tanımlamaya katkı sağlamasıdır.
VI. TUKİDİDES TUZAĞI VE ABD–ÇİN REKABETİ
Tarihin Tekerrürü mü, Yeni Bir Model mi?
Trump–Şi zirvesi, yalnızca iki lider arasındaki diplomatik bir temas olarak değerlendirilmemelidir. Zirvenin asıl önemi, günümüz uluslararası sisteminin en önemli güç mücadelesinin hangi yöne evrildiğine ilişkin ipuçları sunmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle söz konusu görüşmenin anlamını değerlendirebilmek için ABD–Çin rekabetinin daha geniş teorik çerçevesine bakmak gerekmektedir.
Son yıllarda bu bağlamda en sık başvurulan kavramlardan biri "Tukidides Tuzağı" olmuştur. Özellikle Çin'in ekonomik ve askerî yükselişi karşısında ABD'nin küresel sistemdeki konumu üzerine yürütülen tartışmalarda bu kavram, iki ülke arasındaki rekabetin geleceğini anlamaya yönelik önemli bir analitik araç olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte kavramın çoğu zaman aşırı basitleştirildiği ve kaçınılmaz bir savaş senaryosu olarak yorumlandığı da görülmektedir.
Bu nedenle Trump–Şi zirvesinin değerlendirilmesinde öncelikle Tukidides Tuzağı'nın ne ifade ettiğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
A. Tukidides Tuzağı Nedir?
Kavram adını, MÖ 5. yüzyılda yaşanan Peloponez Savaşları'nı anlatan Antik Yunan tarihçisi Thucydides'den almaktadır. Tukidides, Atina'nın yükselişi ve bu yükselişin Sparta'da yarattığı korkunun savaşı kaçınılmaz hâle getirdiğini belirtmiştir.
Modern dönemde bu kavram, özellikle Graham Allison tarafından yeniden popülerleştirilmiştir. Allison'a göre uluslararası sistemde yükselen bir güç ile mevcut hâkim güç arasındaki rekabet, tarafları çoğu zaman çatışmaya sürüklemektedir.
Bu yaklaşımın temel mantığı basittir:
* Yükselen güç mevcut düzen içinde daha fazla nüfuz talep eder.
* Yerleşik güç mevcut konumunu korumaya çalışır.
* Karşılıklı güvensizlik zamanla güvenlik ikilemini derinleştirir.
* Krizler ve yanlış hesaplamalar çatışma riskini artırır.
Dolayısıyla Tukidides Tuzağı, savaşın kaçınılmaz olduğunu değil; güç geçişlerinin savaş riskini önemli ölçüde yükselttiğini ifade etmektedir.
B. ABD–Çin İlişkileri Bu Çerçeveye Uyuyor mu?
Günümüzde birçok araştırmacı, ABD ile Çin arasındaki rekabeti tarihteki en belirgin güç geçişlerinden biri olarak değerlendirmektedir.
Çin, son kırk yılda dünyanın ikinci büyük ekonomisi hâline gelmiş, teknolojik kapasitesini önemli ölçüde geliştirmiş ve askerî modernizasyonunu hızlandırmıştır. Buna karşılık ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu uluslararası düzenin lideri konumunu sürdürmektedir.
Bu tablo ilk bakışta Tukidides'in tarif ettiği “güç geçişi” modeline benzemektedir.
Tablo 6. Tukidides Tuzağı Çerçevesinde ABD–Çin Karşılaştırması

Ancak günümüz koşulları ile Antik Yunan arasındaki farklılıklar da son derece önemlidir.
Her şeyden önce ABD ile Çin ekonomileri birbirlerine büyük ölçüde bağlıdır. Ticaret, yatırım ve finansal ilişkiler, taraflar arasındaki rekabeti sınırlandıran önemli faktörler oluşturmaktadır.
İkinci olarak “nükleer caydırıcılık”, büyük güçler arasında doğrudan savaşın maliyetlerini tarihsel örneklere kıyasla çok daha yüksek hâle getirmektedir.
Üçüncü olarak ise uluslararası kurumlar, çok taraflı mekanizmalar ve küresel ekonomik ağlar taraflara krizleri yönetebilecek ek araçlar sunmaktadır.
Bu nedenle ABD–Çin rekabeti, tarihsel güç geçişlerine benzemekle birlikte birebir aynı değildir.
C. Trump–Şi Zirvesi Tuzağı Hafifletti mi?
Bu bağlamda temel soru şudur: Trump–Şi zirvesi, Tukidides Tuzağı riskini azaltmış mıdır?
Bu soruya verilecek cevap hem evet hem hayırdır. Evet; çünkü zirve taraflar arasındaki iletişim kanallarının açık tutulmasına katkı sağlamış ve yanlış hesaplama riskini azaltmıştır. Büyük güç rekabetlerinde iletişim eksikliği çoğu zaman krizlerin büyümesine neden olmaktadır. Bu açıdan bakıldığında zirve, güvenlik ikileminin bazı etkilerini yumuşatmıştır.
Hayır; çünkü rekabetin temel nedenleri ortadan kalkmamıştır. Taraflar teknoloji alanındaki mücadeleden vazgeçmemiştir. Tayvan konusundaki görüş ayrılıkları sürmektedir. Hint-Pasifik'teki askerî denge değişmemiştir. Ekonomik güvenlik ve stratejik dayanıklılık politikaları devam etmektedir. Kısacası zirve, güç geçişi dinamiklerini değiştirmemiştir.
D. Yeni Bir Soğuk Savaş mı?
ABD–Çin rekabeti çoğu zaman yeni bir Soğuk Savaş olarak tanımlanmaktadır. Ancak mevcut tablo, klasik ABD–Sovyetler Birliği rekabetinden önemli ölçüde farklıdır.
Sovyetler Birliği küresel ekonomiyle sınırlı düzeyde entegre olmuştu. Buna karşılık Çin dünya ekonomisinin merkezî aktörlerinden biridir. Bu nedenle taraflar aynı anda hem rakip hem de birbirlerine bağımlı aktörlerdir.
Bu durum, rekabeti sona erdirmemekle birlikte daha karmaşık ve yönetilmesi zor hâle getirmektedir. Dolayısıyla günümüzde yaşanan süreç, klâsik bir Soğuk Savaş'tan çok "yönetilen stratejik rekabet" olarak tanımlanabilir.
E. Genel Değerlendirme
Trump–Şi zirvesi, Tukidides Tuzağı'nı ortadan kaldırmamıştır. Bununla birlikte tuzağın işlemesini hızlandıran bazı riskleri geçici olarak azaltmıştır.
Bu nedenle zirve, bir barış anlaşması ya da yeni bir iş birliği döneminin başlangıcı olarak değil; yükselen güç ile yerleşik güç arasındaki rekabetin daha kontrollü biçimde sürdürülmesine yönelik bir girişim olarak değerlendirilmelidir.
Başka bir anlatımla Trump–Şi görüşmesi, büyük güç rekabetinin sona erdiğini değil; tarafların bu rekabeti doğrudan çatışmaya dönüştürmeden yönetmeye çalıştıklarını göstermektedir. Bu bağlamda günümüzde asıl soru, ABD ile Çin'in rekabet edip etmeyeceği değil; bu rekabeti ne ölçüde yönetebileceklerinde düğümlenmektedir.
VII. İKİ FARKLI STRATEJİK AKIL
Trump ve Şi'nin Dünya Tasavvurları
Trump–Şi zirvesini yalnızca iki lider arasındaki diplomatik bir temas olarak değerlendirmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Çünkü zirvede karşı karşıya gelen yalnızca iki devlet başkanı değil; aynı zamanda iki farklı stratejik kültür, iki farklı devlet geleneği ve uluslararası sisteme ilişkin iki farklı dünya tasavvurudur.
Uluslararası ilişkiler literatüründe devletlerin dış politika davranışlarının yalnızca maddi güç unsurlarıyla açıklanamayacağı, tarihsel deneyimler, stratejik kültür ve liderlik anlayışlarının da karar alma süreçlerinde belirleyici olduğu kabul edilmektedir. Bu çerçevede Washington ile Pekin arasındaki rekabet, yalnızca güç dağılımındaki değişimden değil; tarafların dünyayı algılama biçimlerindeki farklılıklardan da beslenmektedir.
Trump ve Şi Jinping'in temsil ettiği stratejik yaklaşımlar bu farklılığın somut örneklerini oluşturmaktadır.
A.Trump'ın Yaklaşımı
* İşlemsel Diplomasi ve Güç Pazarlığı
Donald Trump'ın dış politika anlayışı, geleneksel Amerikan dış politika çizgisinden belirli ölçülerde ayrışmaktadır.
Trump'ın yaklaşımında uluslararası ilişkiler çoğu zaman ideolojik veya normatif ilkelerden ziyade somut çıkarlar ve pazarlık süreçleri üzerinden değerlendirilmektedir. Bu nedenle Trump döneminde dış politika kararları sıklıkla "kazan-kazan" söyleminden çok "kim daha avantajlı çıkacak?" sorusu etrafında şekillenmiştir.
Bu yaklaşım üç temel özellik taşımaktadır:
Birincisi: İşlemsellik (Transactionalism)
Trump açısından ittifaklar, ticaret anlaşmaları ve diplomatik ilişkiler sürekli gözden geçirilebilecek pazarlık araçlarıdır.
NATO'dan ticaret anlaşmalarına kadar birçok konuda görülen yaklaşım, ilişkilerin kalıcı ortaklıklardan çok maliyet-fayda hesabı üzerinden değerlendirilmesine dayanmaktadır.
İkincisi: Kısa Vadeli Sonuç Odaklılık
Trump yönetimi çoğu zaman hızlı sonuçlar üretmeye yönelik girişimlere öncelik vermektedir.
Bu yaklaşım, diplomatik süreçlerin uzun vadeli kurumsal mantığından ziyade somut ve görünür kazanımlara önem vermektedir.
Üçüncüsü: Güç Unsurlarının Doğrudan Kullanımı
Tarifeler, yaptırımlar ve ekonomik baskı araçları Trump döneminde dış politikanın merkezî unsurları hâline gelmiştir.
Bu nedenle Çin ile ilişkilerde de ekonomik araçlar stratejik rekabetin temel bileşenlerinden biri olarak kullanılmıştır.
B. Şi Jinping'in Yaklaşımı
* Uzun Vadeli Stratejik Sabır
Şi Jinping'in yaklaşımı ise farklı bir stratejik geleneğe dayanmaktadır.
Çin dış politika kültüründe tarihsel hafıza, devlet sürekliliği ve uzun vadeli planlama son derece önemli yer tutmaktadır. Özellikle son yıllarda Pekin'in dış politika belgelerinde sıkça vurgulanan "ulusal yeniden diriliş" (national rejuvenation) hedefi, Çin'in kendisini uzun tarihsel bir sürecin aktörü olarak gördüğünü göstermektedir.
Şi döneminin üç temel özelliği bulunmaktadır.
Birincisi: Uzun Vadeli Perspektif
Çin yönetimi, ekonomik ve jeopolitik hedeflerini çoğu zaman on yılları kapsayan zaman dilimleri içinde değerlendirmektedir.
"Kuşak ve Yol Girişimi", teknoloji stratejileri ve askerî modernizasyon programları bu yaklaşımın örnekleridir.
İkincisi: Devlet Kapasitesine Dayalı Güç İnşası
Pekin yönetimi, ulusal gücün sürdürülebilir biçimde artırılmasını dış politikanın temel önceliği olarak görmektedir.
Bu nedenle teknoloji, eğitim, altyapı ve sanayi politikaları güvenlik stratejisinin ayrılmaz parçaları hâline gelmiştir.
Üçüncüsü: Stratejik Sabır
Çin'in birçok dış politika meselesinde hızlı sonuçlardan ziyade zaman içinde güç biriktirmeye odaklandığı görülmektedir.
Bu yaklaşım özellikle Tayvan, teknoloji rekabeti ve küresel nüfuz mücadelesi gibi alanlarda belirginleşmektedir.
C. Stratejik Kültürlerin Çatışması
Washington ile Pekin arasındaki rekabetin önemli bir boyutu da farklı stratejik kültürlerin karşı karşıya gelmesidir.
Amerikan stratejik kültürü büyük ölçüde hızlı karar alma, kriz yönetimi ve sonuç odaklı hareket etme eğilimine sahiptir.
Buna karşılık Çin stratejik kültürü, sabır, dolaylı ilerleme ve uzun vadeli güç birikimi anlayışını öne çıkarmaktadır.
Bu farklılık bazen tarafların aynı gelişmeyi farklı şekillerde yorumlamalarına neden olmaktadır.
Washington açısından teknoloji rekabeti kısa vadede üstünlüğün korunması meselesi olarak görülürken, Pekin açısından bu mücadele uzun vadeli ulusal kalkınma projesinin parçası olarak değerlendirilmektedir.
Benzer şekilde Trump yönetiminin tarifeler ve ekonomik baskılar yoluyla hızlı sonuç alma yaklaşımı ile Çin'in zaman kazanma ve alternatif kapasite geliştirme stratejisi arasında belirgin bir fark bulunmaktadır.
Tablo 7. Trump ve Şi'nin Stratejik Yaklaşımlarının Karşılaştırılması

D. Zirveye Yansıyan Farklılıklar
Trump–Şi zirvesinin sonuçlarının sınırlı kalmasının nedenlerinden biri de tarafların farklı stratejik önceliklere sahip olmasıdır.
Washington kısa vadede somut tavizler ve görünür sonuçlar elde etmek istemektedir. Pekin ise uzun vadeli güç dengesi perspektifinden hareket etmektedir.
Bu nedenle aynı zirvede iki taraf farklı başarı kriterleri kullanmaktadır. ABD açısından belirli ekonomik kazanımlar başarı olarak görülebilirken, Çin açısından istikrarın korunması ve zaman kazanılması da başlı başına stratejik başarı anlamına gelebilmektedir.
E. Genel Değerlendirme
Trump–Şi zirvesi, iki lider arasındaki diplomatik temasın ötesinde, iki farklı stratejik zihniyetin karşılaşması olarak da okunabilir.
Trump'ın temsil ettiği yaklaşım daha çok kısa vadeli sonuçlar, pazarlık gücü ve işlemsel diplomasiye dayanırken; Şi Jinping'in yaklaşımı uzun vadeli güç inşası, stratejik sabır ve devlet kapasitesinin artırılması üzerine kuruludur.
Bu nedenle Washington ile Pekin arasındaki rekabet yalnızca askerî veya ekonomik bir mücadele değil; aynı zamanda iki farklı stratejik kültürün uluslararası sistem üzerindeki etkisini artırma çabasıdır.
Trump–Şi zirvesi de bu rekabetin sona erdiğini değil, farklı yöntemlerle sürdürüldüğünü göstermektedir.
VIII. KÜRESEL DÜZENİN GELECEĞİ
Yeni Soğuk Savaş mı, Yönetilen Rekabet mi?
Trump–Şi zirvesinin önemi yalnızca ABD ile Çin arasındaki ilişkilere etkisinden kaynaklanmamaktadır. Zirve aynı zamanda uluslararası sistemin geleceğine ilişkin önemli ipuçları sunmaktadır. Çünkü günümüzde Washington ile Pekin arasında yaşanan rekabet, iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin çok ötesine geçmiş; küresel ekonomi, teknoloji, güvenlik ve diplomasi alanlarını etkileyen sistemik bir mücadeleye dönüşmüştür.
Bu nedenle Trump–Şi görüşmesinin sonuçları değerlendirilirken yalnızca tarafların elde ettiği kazanımlara değil, bu gelişmelerin küresel düzen üzerindeki olası etkilerine de bakılması gerekmektedir.
Bugün temel soru, ABD ile Çin arasında rekabet olup olmayacağı değil; bu rekabetin hangi kurallar çerçevesinde yürütüleceğidir.
A. Yeni Bir Soğuk Savaş mı?
Son yıllarda ABD–Çin ilişkileri sıklıkla "Yeni Soğuk Savaş" kavramıyla açıklanmaktadır.
Gerçekten de taraflar arasındaki teknoloji savaşları, askerî rekabet, ideolojik farklılıklar ve jeopolitik nüfuz mücadelesi bu benzetmeyi güçlendirmektedir.
Bununla birlikte mevcut tablo, ABD–Sovyetler Birliği rekabetinden önemli ölçüde farklıdır.
Sovyetler Birliği dünya ekonomisine sınırlı ölçüde entegre olmuştu. Buna karşılık Çin günümüzde küresel üretim ağlarının merkezinde yer almakta ve dünyanın en büyük ticaret ortaklarından biri konumunda bulunmaktadır.
Dolayısıyla günümüzde taraflar aynı anda hem rakip hem de birbirlerine bağımlı aktörlerdir.
Bu durum, rekabeti ortadan kaldırmamakta; ancak doğrudan çatışmanın maliyetlerini artırmaktadır.
Bu nedenle günümüzde yaşanan süreç, klâsik Soğuk Savaş'tan çok "yönetilen stratejik rekabet" olarak tanımlanabilir.
B. Avrupa İçin Sonuçlar
ABD–Çin rekabetinin en önemli etkilerinden biri Avrupa üzerinde hissedilmektedir.
AB, güvenlik alanında büyük ölçüde ABD'ye bağımlı olmakla birlikte ekonomik açıdan Çin ile yoğun ilişkilere sahiptir. Bu durum Avrupa'yı iki büyük güç arasında karmaşık bir denge arayışına yöneltmektedir.
Son yıllarda Avrupa Komisyonu tarafından öne çıkarılan "de-risking" yaklaşımı bu arayışın somut yansımasıdır.
Brüksel bir yandan Çin'e olan stratejik bağımlılıkları azaltmaya çalışırken, diğer yandan tam ölçekli bir ekonomik ayrışmadan kaçınmayı hedeflemektedir.
Dolayısıyla Trump–Şi zirvesinin Avrupa açısından anlamı, taraflar arasındaki rekabetin daha öngörülebilir hâle gelmesidir.
C. Rusya İçin Sonuçlar
ABD–Çin rekabeti, Rusya açısından hem fırsatlar hem de riskler üretmektedir.
Bir taraftan Washington'un dikkatinin önemli bölümünün Çin'e yönelmesi Moskova'nın manevra alanını genişletebilmektedir.
Diğer taraftan Rusya'nın Çin'e artan ekonomik bağımlılığı, uzun vadede Moskova'nın stratejik özerkliği açısından yeni sorunlar doğurabilmektedir.
Bu nedenle Rusya açısından ideal senaryo, ABD ile Çin arasındaki rekabetin sürmesi ancak doğrudan çatışmaya dönüşmemesidir.
D. Küresel Güney'in Yükselen Önemi
ABD–Çin rekabetinin en dikkat çekici sonuçlarından biri de Küresel Güney'in artan jeopolitik önemidir.
Afrika, Latin Amerika, Güneydoğu Asya ve Orta Doğu ülkeleri artık yalnızca yardım veya yatırım alan bölgeler değil; büyük güç rekabetinin önemli aktörleri hâline gelmektedir.
Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi, ABD'nin tedarik zinciri ortaklıkları ve Avrupa'nın kritik ham madde stratejileri bu eğilimin göstergeleridir.
Bu süreçte birçok ülke taraf seçmek yerine denge politikaları izlemeyi tercih etmektedir.
Dolayısıyla günümüz uluslararası sistemi iki bloklu bir yapıdan çok, çok merkezli ve esnek ilişkiler ağına benzemektedir.
E. Orta Güçler İçin Yeni Fırsatlar
ABD–Çin rekabeti yalnızca riskler değil, aynı zamanda fırsatlar da yaratmaktadır. Özellikle orta büyüklükteki bölgesel güçler için ortaya çıkan yeni jeopolitik ortam, diplomatik ve ekonomik manevra alanlarını genişletebilmektedir.
Bu çerçevede:
* Türkiye
* Hindistan
* Brezilya
* Endonezya
* Suudi Arabistan
gibi ülkeler, farklı güç merkezleriyle aynı anda ilişki geliştirebilmektedir.
Özellikle tedarik zincirlerinin yeniden şekillenmesi, kritik mineraller, enerji güvenliği ve teknoloji yatırımları gibi alanlarda orta güçlerin önemi artmaktadır.
Bu nedenle Trump–Şi zirvesinin en önemli sonuçlarından biri, yalnızca Washington ve Pekin arasındaki ilişkilerde değil; üçüncü ülkelerin stratejik seçeneklerinde de ortaya çıkmaktadır.
Tablo 8. ABD–Çin Rekabetinin Başlıca Aktörlere Etkileri

F. Olası Küresel Düzen Senaryoları
Trump–Şi zirvesi sonrasında küresel düzenin geleceğine ilişkin üç temel senaryodan söz edilebilir.
Senaryo 1: Yeni Soğuk Savaş
Ekonomik ve teknolojik ayrışmanın hızlanması, bloklaşmanın derinleşmesi ve rekabetin sertleşmesi.
Senaryo 2: Yönetilen Rekabet
Tarafların rekabet etmeyi sürdürmesi ancak kriz yönetimi mekanizmalarını koruması.
Senaryo 3: Seçici İş Birliği
Rekabetin devam etmesine rağmen iklim değişikliği, enerji güvenliği ve küresel finans gibi alanlarda sınırlı iş birliklerinin sürdürülmesi.
G. Genel Değerlendirme
Trump–Şi zirvesi, uluslararası sistemde yeni bir uzlaşı döneminin başladığını göstermemektedir. Ancak zirve, büyük güçlerin rekabeti tamamen kontrolsüz bir çatışmaya dönüştürmek istemediklerini ortaya koymaktadır.
Bu nedenle günümüz uluslararası düzenini tanımlayan temel kavramın "Yeni Soğuk Savaş" değil, "yönetilen rekabet" olduğu söylenebilir.
Washington ile Pekin arasındaki mücadele önümüzdeki yıllarda da sürecektir. Ancak bu rekabetin sonuçları yalnızca iki ülkenin geleceğini değil; Avrupa'nın stratejik tercihlerini, Rusya'nın konumunu, Küresel Güney'in yükselişini ve Türkiye gibi orta güçlerin manevra alanlarını da şekillendirecektir.
Bu nedenle Trump–Şi zirvesinin asıl anlamı, iki liderin ne söylediğinden çok, küresel düzenin hangi yöne evrildiğine dair verdiği ipuçlarında yatmaktadır.
IX. SONUÇ
Rekabetin Sonu Değil, Yeni Perdesi
Trump–Şi zirvesi, küresel kamuoyunun dikkatini büyük ölçüde taraflar arasında hangi konularda uzlaşı sağlandığı veya hangi başlıklarda ilerleme kaydedildiği sorularına yöneltmiştir. Ancak bu çalışmanın ortaya koyduğu üzere, zirvenin asıl önemi somut anlaşmalardan çok, uluslararası sistemin geleceğine ilişkin verdiği mesajlarda yatmaktadır.
Günümüzde ABD ile Çin arasındaki rekabet artık yalnızca ticaret açıkları, gümrük tarifeleri veya ikili ekonomik ilişkiler üzerinden açıklanabilecek bir nitelik taşımamaktadır. Son yıllarda yaşanan gelişmeler, taraflar arasındaki mücadelenin teknoloji, güvenlik, tedarik zincirleri, kritik mineraller, yapay zekâ, yarı iletkenler ve küresel nüfuz alanlarını kapsayan çok boyutlu bir “sistem rekabetine” dönüştüğünü göstermektedir. Bu nedenle Trump–Şi zirvesi de iki lider arasındaki rutin bir diplomatik görüşme olarak değil, bu sistemik rekabetin hangi aşamaya geldiğini gösteren bir gösterge olarak değerlendirilmelidir.
Çalışmanın ilk bölümlerinde ortaya konulduğu üzere, Washington ve Pekin arasındaki rekabetin temel dinamikleri büyük ölçüde yapısal nitelik taşımaktadır. ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa ettiği uluslararası düzen içindeki lider konumunu korumaya çalışırken; Çin ekonomik, teknolojik ve askerî kapasitesindeki artışa paralel olarak küresel sistemde daha fazla söz sahibi olmayı hedeflemektedir. Bu durum, taraflar arasındaki rekabeti geçici politika farklılıklarının ötesine taşıyan ve uzun vadeli stratejik özellik kazandıran temel unsurdur.
Bu nedenle zirve öncesinde ortaya çıkan yüksek beklentilerin önemli ölçüde karşılanamamış olması şaşırtıcı değildir. Çünkü taraflar arasındaki temel anlaşmazlıklar; teknoloji savaşları, Tayvan meselesi, Hint-Pasifik dengesi veya ekonomik güvenlik gibi alanlarda devam etmektedir. Zirve sonrasında da bu başlıklarda kayda değer bir politika değişikliği yaşanmamıştır.
Bununla birlikte zirveyi başarısız olarak nitelendirmek de doğru olmayacaktır. Zira zirvenin amacı, çoğu zaman kamuoyunda varsayıldığı gibi taraflar arasındaki yapısal sorunları çözmek değil; bu sorunların kontrolden çıkmasını önlemekti. Bu açıdan bakıldığında görüşmenin en önemli sonucu, iletişim kanallarının korunması, lider diplomasisinin sürdürülmesi ve büyük güç rekabetinin yönetilebilir sınırlar içinde tutulmasına yönelik ortak iradenin ortaya konulması olmuştur.
Bu durum, çalışmada ayrıntılı biçimde ele alınan Tukidides Tuzağı tartışmaları açısından da önem taşımaktadır. Çin'in yükselişi ile ABD'nin mevcut konumu arasındaki ilişki, tarihsel güç geçişlerini hatırlatan birçok unsur taşımaktadır. Ancak günümüz dünyası, Atina ile Sparta arasındaki rekabetten veya yirminci yüzyılın büyük güç mücadelelerinden önemli ölçüde farklıdır. Nükleer caydırıcılık, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve küresel kurumsal yapıların varlığı, taraflara çatışmayı önleyebilecek ilave araçlar sunmaktadır.
Bu nedenle Trump–Şi zirvesi, Tukidides Tuzağı'nı ortadan kaldırmamış; ancak tuzağın işlemesini hızlandırabilecek bazı riskleri geçici olarak azaltmıştır. Başka bir ifadeyle zirve, büyük güç rekabetinin sona erdiğini değil, tarafların bu rekabeti daha kontrollü biçimde sürdürmeye çalıştıklarını göstermektedir.
Zirvenin bir diğer önemli sonucu da küresel düzen tartışmaları bağlamında ortaya çıkmaktadır. Günümüzde uluslararası sistem, ne tam anlamıyla tek kutuplu ne de kesin çizgilerle ayrılmış iki kutuplu bir yapı sergilemektedir. Bunun yerine büyük güç rekabetinin sürdüğü, ancak orta güçlerin ve Küresel Güney ülkelerinin manevra alanlarının da genişlediği daha karmaşık bir geçiş döneminden söz etmek mümkündür.
Bu bağlamda AB stratejik özerklik arayışını sürdürmekte, Rusya yeni fırsatlar ve yeni bağımlılıklar arasında denge kurmaya çalışmakta, Hindistan, Türkiye, Brezilya ve Endonezya gibi ülkeler ise çok yönlü dış politika seçeneklerini genişletmektedir. Dolayısıyla ABD–Çin rekabetinin sonuçları yalnızca Washington ve Pekin'de değil, üçüncü ülkelerin stratejik tercihlerinde de hissedilmektedir.
Sonuç olarak Trump–Şi zirvesi, yeni bir iş birliği döneminin başlangıcını temsil etmemektedir. Zirve, ne teknoloji savaşlarını sona erdirmiş ne Tayvan sorununu çözmüş ne de büyük güç rekabetini ortadan kaldırmıştır. Bununla birlikte tarafların doğrudan çatışmanın maliyetlerinin farkında olduklarını göstermesi bakımından önemli bir dönüm noktası niteliği taşımaktadır.
Bu yönüyle zirvenin asıl anlamı, rekabetin sona ermesinde değil; rekabetin kurallarının yeniden tanımlanmasında yatmaktadır. Washington ile Pekin arasındaki mücadele önümüzdeki yıllarda da devam edecektir. Ancak görünen o ki taraflar, en azından şimdilik, bu rekabeti doğrudan çatışmaya dönüştürmek yerine yönetmeye çalışmaktadır.
Dolayısıyla Trump–Şi zirvesi, bir barış zirvesi ya da yeni bir uzlaşının başlangıcı olarak değil; yirmi birinci yüzyılın en önemli güç mücadelesinde yeni perdenin açıldığı bir stratejik ara durak olarak değerlendirilmelidir. Başka bir anlatımla Trump–Şi zirvesi, büyük güç rekabetinin sona erdiğini değil; tarafların bu rekabeti hangi kurallar içinde sürdüreceklerini müzakere etmeye başladıklarını göstermektedir. Bu nedenle zirvenin asıl mirası bir uzlaşı değil, yönetilen rekabet çağının teyidi olacaktır.
Ersin Dedekoca 3 Haziran 2026
KAYNAKÇA / REFERENCES
Kitaplar
Allison, Graham. Destined for War: Can America and China Escape Thucydides's Trap? Boston: Houghton Mifflin Harcourt, 2017.
Allison, Graham ve Philip Zelikow. Essence of Decision: Explaining the Cuban Missile Crisis. 2nd ed. New York: Longman, 1999.
Dedekoca, A.Ersin. Ekonom-Politik Pendereden ABD-Çin İlişkileri, Eski Dünyaya Yeni Düzen. Ankara, Barış Kitap, 2011.
Doshi, Rush. The Long Game: China's Grand Strategy to Displace American Order. New York: Oxford University Press, 2021.
Ikenberry, G. John. Liberal Leviathan: The Origins, Crisis, and Transformation of the American World Order. Princeton: Princeton University Press, 2011.
Kissinger, Henry. On China. New York: Penguin Press, 2011.
Mearsheimer, John J. The Tragedy of Great Power Politics. Updated Edition. New York: W.W. Norton, 2014.
Posen, Barry R. The Sources of Military Doctrine. Ithaca: Cornell University Press, 1984.
Sun Tzu. The Art of War. Çeşitli baskılar.
Thucydides. History of the Peloponnesian War. Çeşitli akademik baskılar.
Resmî Belgeler ve Strateji Dokümanları
The White House. National Security Strategy. Washington DC, çeşitli yıllar (2017, 2022, 2025).
United States Department of Defense. Indo-Pacific Strategy Reports. Washington DC.
United States Trade Representative. Annual Reports and Section 301 Reports.
Bureau of Industry and Security. Export Administration Regulations and Technology Controls.
European Commission. European Economic Security Strategy. Brussels, 2023.
Communist Party of China. Party Congress Reports and Official Policy Documents.
Uluslararası Kuruluşlar ve Veri Kaynakları
International Monetary Fund. World Economic Outlook. Çeşitli sayılar.
World Bank. Organisation for Economic Co-operation and Development. Economic Outlook ve Economic Security Papers.
World Trade Organization. Trade Statistics Database.
International Energy Agency. Global Supply Chains of Critical Minerals.
Düşünce Kuruluşları ve Araştırma Merkezleri
Center for Strategic and International Studies. U.S.–China Strategic Competition Reports.
Brookings Institution. China Strategy and Indo-Pacific Studies.
Council on Foreign Relations. U.S.–China Relations Program.
Carnegie Endowment for International Peace. China and Global Order Studies.
Lowy Institute. Asia Power Index Reports.


Yorumlar