JEOKONOMİK DALGA TÜRKİYE’YE ULAŞIR MI?
- 27 Şub
- 17 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 6 gün önce
AB’nin Hindistan ve Güney Amerika Açılımlarının AB–Türkiye İlişkilerine Olası Etkileri
ÖZET
AB’nin Hindistan ve Güney Amerika ile hızlanan ticaret/tedarik zinciri girişimleri, küresel ticaretin jeoekonomikleştiği yeni dönemin somut dışa vurumlarıdır. AB’nin 2023 tarihli Avrupa Ekonomik Güvenlik Stratejisi’nde kavramsallaştırdığı “de-risking” yaklaşımı, kopuş (decoupling) yerine kritik bağımlılıkların azaltılması ve tedarik kaynaklarının çeşitlendirilmesini mektedir. Bu doğrultuda Hindistan, “China+1” stratejilerinde alternatif üretim düğümü olarak öne çıkarken; Güney Amerika kritik hammaddeler (özellikle lityum) bağlamında AB’nin arz güvenliği stratejisinde daha görünür hâle gelmiştir.
Makale, AB’nin Küresel Güney açılımının Türkiye’ye etkilerini üç kanal üzerinden değerlendirmekte: (i) tedarik zinciri yeniden yönlenmesi ve rekabet dinamikleri, (ii) tercihli ticaret mimarisinde tercih erozyonu ve düzenleyici baskılar (CBAM/Yeşil Mutabakat), (iii) Türkiye’nin jeostratejik/lojistik avantajlarının AB’nin risk azaltma mimarisi içindeki yeri. Bulgular, otomatik bir dışlanma senaryosu olmadığını; ancak uyum gecikirse göreli konum aşınmasının artacağını, buna karşılık Gümrük Birliği modernizasyonu ve yeşil dönüşüm uyumu hızlanırsa Türkiye’nin değer zincirlerinin de yukarı yönlü yeniden konumlanabileceğini göstermektedir.
ABSTRACT
The EU’s accelerating engagement with India and South America in trade and supply-chain partnerships reflects the geoeconomic turn in global commerce. The EU’s 2023 European Economic Security Strategy frames “de-risking” as reducing excessive dependencies and diversifying critical supplies rather than pursuing outright decoupling. India is emerging as a “China+1” manufacturing node, while South America is gaining weight in the EU’s critical raw materials agenda (notably lithium).
This paper assesses implications for Türkiye through three channels: (i) supply-chain reorientation and competitive dynamics, (ii) preference erosion and regulatory pressures stemming from the EU’s expanding trade-agreement network and Green Deal instruments (including CBAM), and (iii) Türkiye’s geostrategic/logistics advantages within Europe’s risk-reduction architecture. The findings suggest no deterministic exclusion scenario; however, delayed alignment may erode Türkiye’s relative position over time. Conversely, faster Customs Union modernisation and green-transition alignment could enable Türkiye to upgrade its role in European value chains.
I. Giriş
Küresel Ticaretin Jeoekonomikleşmesi ve Türkiye İçin Yeni Denklem

Yukarıdaki üç parçadan oluşan şekil, AB’nin Hindistan ve Güney Amerika ile geliştirdiği “ticaret ve tedarik zinciri” hatları, Birliğin “de-risking” stratejisi kapsamında ekonomik coğrafyasını çeşitlendirme yönünde yeniden şekillendirdiğini göstermektedir. Türkiye ise Avrupa üretim ağlarına yakınlığı sayesinde bu yeniden yapılanma içinde hem potansiyel bir tamamlayıcı hem de göreli rekabet baskısına açık bir aktör konumundadır.
Son yıllarda küresel ticaret mimarisi, salt pazar erişimi ve gümrük indirimleri etrafında şekillenen klâsik çerçevenin belirgin biçimde ötesine geçmiştir. Büyük güç rekabetinin derinleşmesi, tedarik zinciri kırılganlıklarının pandemi ve jeopolitik gerilimler sırasında görünür hâle gelmesi ve yeşil dönüşümün hız kazanması, ticaret politikalarını giderek daha açık bir jeoekonomik araç setine dönüştürmektedir. Bu bağlamda AB’nin Hindistan ve Güney Amerika ülkeleriyle son dönemde hız kazanan ticaret ve ekonomik ortaklık girişimleri, yalnızca ticari çeşitlendirme arayışı olarak değil, aynı zamanda risk dağıtımı ve stratejik konumlanma hamlesi olarak okunmaktadır.
Avrupa Komisyonu’nun 2023 tarihli Avrupa Ekonomik Güvenlik Stratejisi, Birliğin hedefinin ekonomik kopuş değil “risk azaltma (de-risking)” olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.[1] Bu yaklaşım, kritik hammaddelerden ileri teknolojilere kadar geniş bir alanda tedarik zincirlerinin coğrafi olarak çeşitlendirilmesini öngörmektedir. Nitekim AB ile Hindistan arasındaki mal ticaretinin son yıllarda 120 milyar avronun üzerine çıkması ve Birliğin Güney Amerika ile kritik ham maddeler odaklı angajmanını derinleştirmesi, söz konusu yeni stratejik yönelimin somut yansımaları olarak değerlendirilebilir.[2]
Bu çalışma, yazarın daha önce kaleme aldığı ve AB’nin Küresel Güney’e yönelen ticaret açılımlarını Çin’e karşı şekillenen yeni bir jeoekonomik hat bağlamında inceleyen analizin tamamlayıcı bir devamı niteliğindedir. Önceki çalışma, söz konusu açılımların küresel sistemde ne tür bir ekonomik ve normatif yeniden hizalanma ürettiğine odaklanmıştı. Elinizdeki makale ise odağı bir adım daha ileri taşıyarak, bu yeni ticaret diplomasisinin AB ile derin ekonomik entegrasyona sahip olan Türkiye açısından ne tür sonuçlar doğurabileceğini analiz etmektedir.
AB ile Gümrük Birliği üzerinden yüksek düzeyde bütünleşmiş bulunan Türkiye, Avrupa üretim ağlarının önemli bir parçası olmayı sürdürmektedir. AB hâlen Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı olup, Türkiye ihracatının yaklaşık yüzde 40’ı Birlik pazarına yönelmektedir. Türkiye’nin AB’ye ihracatı manşette artmayı sürdürürken, detayda ürün bazlı yoğunlaşma dikkati çekmektedir. Son 1 yılda AB’ye ihracat 9,7 milyar dolar artarken, bu artışın yüzde 59’unu tek başına otomotiv sektörü sırtladı. Buna karşın Türkiye, AB’ye ihraç ettiği 97 ürün grubunun 44’ünde Çin’e pazar kaybederken, söz konusu ürün grupları Türkiye’nin AB’ye toplam ihracatının yüzde 35’inden fazlasını oluşturuyor.[3]
Bununla birlikte, AB’nin de-risking yaklaşımı çerçevesinde tedarik zincirlerini coğrafi ve politik olarak çeşitlendirme yönünde attığı adımlar, Türkiye’nin göreli konumunun statik olmadığını göstermektedir. Özellikle Hindistan’ın “China+1” stratejilerinde öne çıkması ve Güney Amerika’nın kritik hammaddeler bağlamında artan önemi, Avrupa’nın dış ekonomik mimarisinde yeni ağırlık merkezleri yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu eğilim, AB’nin 2023 tarihli Kritik Hammaddeler Yasası ile de kurumsal zemine taşınmıştır.[4]
Bu çerçevede temel araştırma sorusu şudur: AB’nin Hindistan ve Güney Amerika açılımları, Türkiye açısından yapısal bir ikame riski mi üretmektedir, yoksa doğru politika bileşimi altında yeni tamamlayıcı fırsatlar mı doğurmaktadır? Çalışma, bu soruya yanıt ararken etkileri üç ana kanal üzerinden incelemektedir: (i) tedarik zinciri yeniden yönlenmesi ve rekabet dinamikleri, (ii) tercihli ticaret mimarisinde göreli konum değişimi ve düzenleyici baskılar ve (iii) Türkiye’nin jeostratejik ve lojistik avantajlarının dönüşen Avrupa stratejisindeki yeri.
Makalenin temel argümanı, AB’nin Küresel Güney’e yönelen ticaret açılımlarının Türkiye’yi otomatik olarak marjinalleştiren deterministik bir süreç olmadığı; ancak politika uyumu geciktiği takdirde Ankara’nın Avrupa değer zincirlerindeki göreli konumunun aşınma riskiyle karşı karşıya kalabileceğidir. Buna karşılık, Gümrük Birliği’nin modernizasyonu, yeşil dönüşümle uyum ve kritik tedarik zincirlerine entegrasyon gibi alanlarda atılacak adımlar, Türkiye’nin Avrupa’nın risk azaltma mimarisi içinde yeniden stratejik değer kazanmasına imkân tanıyabilir.
II. AB’nin De-Risking Stratejisi: Kavramsal ve Politik Çerçeve
II.1 De-Risking Nedir, Ne Değildir?
Son yıllarda AB’nin dış ekonomik söyleminde öne çıkan “de-risking” kavramı, küresel ekonomik entegrasyondan geri çekilmeyi değil, stratejik bağımlılıkların yönetilebilir seviyelere indirilmesini ifade etmektedir. Özellikle Çin ile ekonomik ilişkilerin geleceğine dair tartışmalar bağlamında şekillenen bu yaklaşım, Birliğin “tam kopuş” (decoupling) yerine daha seçici ve hedef odaklı bir risk yönetimi stratejisi benimsediğini göstermektedir.
Avrupa Komisyonu’nun 2023 tarihli Avrupa Ekonomik Güvenlik Stratejisi’nde de açık biçimde vurgulandığı üzere, de-risking yaklaşımının temel amacı ticaret ve yatırım akışlarını kesmek değil; kritik sektörlerde aşırı yoğunlaşmış bağımlılıkları çeşitlendirme, yerelleştirme ve düzenleyici araçlarla azaltmaktır.[5] Bu yönüyle de-risking, küreselleşmenin geri çevrilmesinden ziyade, jeopolitik kırılganlıklara daha dayanıklı bir küreselleşme arayışını yansıtmaktadır.
Kavramsal düzeyde bakıldığında, de-risking üç temel politika mantığına dayanmaktadır:
• Yoğunlaşma riskinin azaltılması: Kritik girdilerde tek veya sınırlı sayıda tedarikçiye bağımlılığın düşürülmesi
• Dayanıklılığın artırılması: Tedarik zincirlerinin şoklara karşı esnekliğinin güçlendirilmesi
• Stratejik sektörlerin korunması: İleri teknolojiler ve kritik altyapılarda güvenlik temelli filtrelerin artırılması
Bu çerçeve, AB’nin son dönemde ticaret politikası ile ekonomik güvenlik gündemini giderek daha fazla iç içe geçirdiğini göstermektedir.
II.2 AB’nin Yeni Ticaret Diplomasisi
De-risking yaklaşımının en görünür yansımalarından biri, AB’nin, ticaret ortaklıklarını coğrafi ve sektörel olarak çeşitlendirme yönündeki hızlanmış diplomatik hamleleridir. Birlik, son yıllarda özellikle üç eksende yoğunlaşan bir ekonomik açılım stratejisi izlemektedir: (i) Hint-Pasifik’te Hindistan ile derinleşen ticari angajman, (ii) Güney Amerika ile yeniden canlandırılan serbest ticaret müzakereleri ve (iii) kritik hammaddeler odaklı yeni ortaklık ağları.
Hindistan ile yürütülen serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin yeniden ivme kazanması, AB’nin “China+1” eğilimleriyle uyumlu biçimde alternatif üretim ve tedarik merkezleri oluşturma arayışının bir parçası olarak okunmaktadır. Benzer şekilde Mercosur ülkeleriyle uzun süredir devam eden müzakerelerin yeniden canlandırılması da yalnızca pazar erişimi değil, aynı zamanda tarım, enerji ve kritik mineraller alanlarında tedarik çeşitlendirmesi hedefiyle ilişkilidir.[6]
Bu süreçte dikkat çeken bir diğer unsur, AB’nin yeni nesil ticaret anlaşmalarına giderek daha yoğun biçimde düzenleyici ve normatif hükümler entegre etmesidir. Yeşil Mutabakat hedefleri, karbon düzenlemeleri, sürdürülebilirlik şartları ve tedarik zinciri durum tespiti yükümlülükleri, Birliğin ticaret politikasını klasik tarife indirimi mantığının ötesine taşıyarak bir “düzenleyici güç projeksiyonu” (regulatory power projection) aracına dönüştürmektedir. Bu eğilim, AB’nin ekonomik güvenlik gündemi ile norm ihracı kapasitesi arasındaki etkileşimin giderek güçlendiğine işaret etmektedir.
II.3 Kritik Hammaddeler ve Yeşil Dönüşüm Boyutu
AB’nin de-risking stratejisinin en belirgin itici güçlerinden biri, yeşil ve dijital dönüşümün gerektirdiği kritik hammaddelere erişim konusundaki artan hassasiyettir. Elektrifikasyon, yenilenebilir enerji teknolojileri, batarya üretimi ve savunma sanayii gibi alanlarda kullanılan nadir toprak elementleri, lityum, kobalt ve benzeri girdiler, Birliğin ekonomik güvenlik gündeminin merkezine yerleşmiştir.
2023 tarihli Kritik Hammaddeler Yasası (Critical Raw Materials Act), AB’nin bu alandaki dışa bağımlılıklarını azaltmayı ve tedarik kaynaklarını çeşitlendirmeyi stratejik öncelik olarak tanımlamaktadır.[7] Söz konusu düzenleme, Birliğin yalnızca iç üretim kapasitesini artırmayı değil, aynı zamanda Latin Amerika, Afrika ve Asya’daki kaynak ülkelerle daha yapılandırılmış ortaklıklar kurmayı hedeflediğini ortaya koymaktadır.
Bu bağlamda Güney Amerika ülkelerinin özellikle lityum ve diğer enerji dönüşümü metallerindeki küresel ağırlığı, AB’nin bölgeye yönelik ekonomik angajmanını güçlendiren önemli bir faktör hâline gelmiştir. Benzer şekilde Hindistan’ın hem büyük bir üretim üssü hem de alternatif tedarik zinciri düğümü olarak yükselişi, AB’nin risk dağıtımı stratejisinde bu ülkeye atfettiği önemi artırmaktadır.
Sonuç olarak AB’nin de-risking yaklaşımı, salt ticari çeşitlendirme politikasının ötesine geçerek; tedarik zinciri güvenliği, normatif etki alanı ve jeostratejik konumlanma hedeflerini aynı potada birleştiren çok katmanlı bir ekonomik güvenlik stratejisine dönüşmüş görünmektedir. Bu dönüşüm, Birlik ile yüksek düzeyde ekonomik bütünleşme içinde bulunan Türkiye açısından ortaya çıkabilecek rekabet baskıları ve tamamlayıcı fırsatların birlikte değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
III. Yeni Ticaret Hatlarının Ekonomik Mantığı
III.1 Tedarik Zinciri Güvenliği Motivasyonu
AB’nin Hindistan ve Güney Amerika ile hızlanan ekonomik angajmanını anlamlandırmanın en doğrudan yolu, son yıllarda belirginleşen tedarik zinciri güvenliği kaygılarına bakmaktır. COVID-19 pandemisi, Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD-Çin rekabetinin sertleşmesi, küresel üretim ağlarının “verimlilik” kadar ”dayanıklılık” kriterleriyle de değerlendirilmesine yol açmıştır. Bu bağlamda AB, uzun süre maliyet optimizasyonu üzerinden şekillenen küresel değer zincirlerini, artık jeopolitik risk duyarlılığı yüksek bir çerçevede yeniden okumaktadır.
Avrupa Komisyonu’nun ekonomik güvenlik yaklaşımı, özellikle kritik ara mallarda ve stratejik sektörlerde tekil tedarikçilere aşırı bağımlılığın azaltılmasını temel önceliklerden biri olarak tanımlamaktadır.[10] Bu yönelim, özel sektör stratejilerinde de karşılık bulmuş; çok sayıda Avrupalı firma “China+1” olarak anılan coğrafi çeşitlendirme arayışına yönelmiştir. Hindistan’ın geniş işgücü havuzu, büyüyen iç pazarı ve üretim teşvikleri, bu yeniden konumlanma sürecinde ülkeyi öne çıkaran başlıca faktörler arasında yer almaktadır.
Bununla birlikte AB’nin tedarik zinciri yaklaşımı yalnızca uzak coğrafyalarda alternatif üretim merkezleri bulmaya değil, aynı zamanda yakın üretim (nearshoring) ve dost ülkelerden tedarik (friend-shoring) seçeneklerini birlikte değerlendirmeye dayanmaktadır. Bu “çok katmanlı strateji”, Birliğin risk dağıtımını tek bir coğrafi eksene bağlamaktan kaçındığını ve esnek bir tedarik mimarisi kurmayı hedeflediğini göstermektedir.
III.2 Kritik Mineraller ve Yeşil Sanayi Dönüşümü
AB’nin yeni ticaret hatlarını şekillendiren ikinci temel dinamik, yeşil ve dijital dönüşümün gerektirdiği kritik minerallere yönelik hızla artan talep görünümüdür. Elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, yenilenebilir enerji sistemleri ve savunma sanayii uygulamaları, lityum, kobalt, nikel ve nadir toprak elementleri gibi girdilere olan talebi yapısal biçimde yükseltmektedir.
Uluslararası Enerji Ajansı’na göre temiz enerji teknolojilerinde kullanılan kritik minerallere yönelik küresel talep son yıllarda keskin bir artış eğilimine girmiştir ve mevcut politikalar altında bu talebin orta vadede güçlü seyrini koruması beklenmektedir.[11] Bu görünüm, AB açısından yalnızca arz güvenliği değil, aynı zamanda sanayi rekabetçiliği meselesi olarak değerlendirilmektedir.
Bu çerçevede Güney Amerika ülkeleri — özellikle lityum üçgeni olarak anılan Arjantin, Şili ve Bolivya hattı — AB’nin tedarik çeşitlendirme stratejisinde giderek daha görünür hâle gelmektedir. Birliğin bölgeyle ticari ve yatırım ilişkilerini derinleştirme çabası, büyük ölçüde yeşil sanayi dönüşümünün gerektirdiği hammadde güvenliğini sağlamaya yöneliktir. Hindistan ise kritik mineraller açısından sınırlı rezervlere sahip olmakla birlikte, işleme kapasitesi, üretim ölçeği ve alternatif üretim üssü potansiyeli nedeniyle AB’nin risk dağıtımı yaklaşımında tamamlayıcı bir rol üstlenmektedir.
III.3 Jeopolitik Risk Dağıtımı ve Ticaretin Güvenlikle Kesişmesi
AB’nin yeni ticaret açılımlarının arkasındaki üçüncü itici güç, ekonomik karşılıklı bağımlılığın giderek daha fazla güvenlik perspektifiyle değerlendirilmesidir. Son dönemde Avrupa politika belgelerinde öne çıkan “ekonomik güvenlik” kavramı, ticaret, teknoloji ve yatırım politikalarının artık dış politika ve güvenlik hedeflerinden bağımsız ele alınmadığını ortaya koymaktadır.
Bu bağlamda AB’nin Hindistan ve Güney Amerika ile geliştirdiği ekonomik ortaklıklar, yalnızca ticari fırsatların değerlendirilmesi değil; aynı zamanda yaptırım şoklarına dayanıklılık, kritik altyapıların korunması ve stratejik sektörlerde arz sürekliliğinin sağlanması gibi hedeflerle de ilişkilidir.[12] Birlik, bu yaklaşım çerçevesinde küresel ekonomik ağlarda “yüksek risk yoğunlaşması” görülen alanları belirlemeye ve bunları sistematik biçimde çeşitlendirmeye yönelmektedir.
Bu eğilim, ticaret politikası ile jeopolitik risk yönetimi arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığına işaret etmektedir. Nitekim AB’nin yeni nesil ticaret anlaşmalarında sürdürülebilirlik, “tedarik zinciri şeffaflığı” ve “düzenleyici uyum” başlıklarının öne çıkması, Birliğin “ekonomik ilişkileri” aynı zamanda bir “normatif etki aracı” olarak konumlandırdığını göstermektedir.
Sonuç olarak AB’nin Hindistan ve Güney Amerika açılımları, maliyet temelli küreselleşmeden risk duyarlı jeoekonomik konumlanmaya doğru yaşanan daha geniş ölçekli dönüşümün parçası olarak değerlendirilmelidir. Bu dönüşümün en kritik yansımalarından biri ise, Avrupa üretim ağlarıyla yüksek düzeyde bütünleşmiş olan ülkelerin — başta Türkiye olmak üzere — yeni tedarik ve ticaret mimarisi içindeki göreli konumlarının yeniden şekillenme ihtimalidir.
IV. AB–Türkiye Ekonomik Entegrasyonunun Mevcut Profili
AB’nin Hindistan ve Güney Amerika ile hızlanan ekonomik açılımlarının Türkiye açısından doğurabileceği etkileri sağlıklı değerlendirebilmek için, öncelikle Türkiye–AB ekonomik ilişkisinin mevcut yapısal derinliğini ortaya koymak gerekmektedir. Türkiye, Gümrük Birliği çerçevesinde
yaklaşık otuz yıla yaklaşan bir süredir Avrupa üretim ve ticaret ağlarına yüksek düzeyde entegre olmuş durumdadır. Bu entegrasyon, yalnızca ticaret hacmiyle sınırlı olmayıp değer zinciri bağlantıları, yatırım ilişkileri ve düzenleyici uyum boyutlarını da içeren çok katmanlı bir yapıya sahiptir.
IV.1 Ticaret Yoğunluğu ve Karşılıklı Bağımlılık
Niceliksel göstergeler, AB’nin Türkiye açısından açık ara en önemli ekonomik ortak olmaya devam ettiğini göstermektedir. Eurostat ve TÜİK verilerine göre AB, Türkiye’nin toplam ihracatında yaklaşık yüzde 40 civarında paya sahiptir ve bu oran uzun süredir görece istikrarlı bir seyir izlemektedir.[13] Aynı şekilde AB, Türkiye’nin ithalatında da en büyük kaynak bölgelerden biri olmayı sürdürmektedir.
Buna karşılık Türkiye’nin AB toplam ticareti içindeki payı daha sınırlı düzeydedir. Bu “asimetrik karşılıklı bağımlılık” yapısı, Türkiye ekonomisinin Avrupa talep koşullarına duyarlılığını artırırken, AB açısından Türkiye’yi önemli ancak ikame edilebilir ortaklar kategorisine yerleştirmektedir. Bununla birlikte, ikili ticaretin sektörel bileşimi incelendiğinde, ilişkinin basit bir pazar erişimi ilişkisinin ötesine geçtiği görülmektedir.
Özellikle otomotiv, makine-teçhizat, beyaz eşya, tekstil ve ara malı ticareti alanlarında Türkiye ile AB arasında yoğunlaşmış ve süreklilik arz eden ticaret akımları mevcuttur. Bu durum, Türkiye’nin Avrupa üretim sistemine kısmen gömülü bir tedarikçi konumunda olduğunu göstermektedir.
IV.2 Üretim Ağları ve Değer Zinciri Entegrasyonu
Türkiye–AB ekonomik ilişkisinin “ayırt edici özelliği”, taraflar arasındaki ticaretin önemli ölçüde değer zinciri içi ticaret niteliği taşımasıdır. Özellikle otomotiv ve dayanıklı tüketim malları sektörlerinde Türkiye, Avrupa merkezli üretim ağlarının tamamlayıcı bir üretim üssü işlevi görmektedir.
Çok sayıda Avrupalı firmanın Türkiye’de doğrudan yatırım yoluyla üretim kapasitesi oluşturmuş olması, bu entegrasyonu daha da derinleştirmiştir. Nitekim AB, Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımların en büyük kaynağı olmayı sürdürmektedir.[14] Bu yatırım yapısı, Türkiye’nin yalnızca nihai ürün ihracatçısı değil, aynı zamanda Avrupa değer zincirlerinin ara üretim halkalarından biri hâline geldiğine işaret etmektedir.
Coğrafi yakınlık, gelişmiş lojistik bağlantılar ve Gümrük Birliği’nin sağladığı tarife uyumu, Türkiye’nin Avrupa pazarına yönelik nearshoring (yakın kıyı) stratejilerinde cazibesini koruyan başlıca faktörlerdir. Bu unsurlar, AB’nin küresel ölçekte tedarik çeşitlendirme arayışına karşın, Türkiye’nin tamamen ikame edilmesini kısa vadede zorlaştıran “yapısal avantajlar” sunmaktadır.
IV.3 Yapısal Kırılganlıklar ve Asimetri Alanları
Bununla birlikte mevcut entegrasyon modelinin Türkiye açısından belirli kırılganlıklar içerdiği de açıktır. Her şeyden önce Gümrük Birliği’nin mevcut mimarisi, Türkiye’nin AB’nin tercihli ticaret anlaşmalarına otomatik olarak uyum sağlamak zorunda kalmasına karşın, karar alma süreçlerine dâhil olamaması nedeniyle “yapısal bir asimetri” üretmektedir.[15]
AB’nin Hindistan ve Güney Amerika ile “yeni nesil ticaret anlaşmalarını” derinleştirmesi durumunda, Türkiye açısından tercih erozyonu (preference erosion) riski gündeme gelebilecektir. Özellikle sanayi ürünlerinde tarifelerin karşılıklı olarak düşürülmesi ve düzenleyici uyumun genişlemesi, bazı sektörlerde Türkiye’nin göreli rekabet avantajını aşındırabilir.
Buna ek olarak AB’nin Yeşil Mutabakat çerçevesinde devreye aldığı Karbon Sınır Ayarlama Mekanizması (CBAM) ve tedarik zinciri durum tespiti düzenlemeleri, Türkiye’nin Avrupa pazarına erişiminde yeni uyum maliyetleri doğurma potansiyeli taşımaktadır.[16] Bu durum, Türkiye’nin mevcut entegrasyon derinliğinin tek başına kalıcı rekabet avantajı üretmeye yetmeyebileceğini göstermektedir.
IV.4 Ara Değerlendirme: Dayanıklılık mı, Göreli Aşınma mı?
Genel tablo birlikte değerlendirildiğinde Türkiye–AB ekonomik ilişkisinin hâlen yüksek düzeyde karşılıklı bağımlılık ve üretim entegrasyonu içerdiği görülmektedir. Bu yapı, Türkiye’nin Avrupa değer zincirlerinden kısa vadede dışlanmasını zorlaştıran önemli bir tampon işlevi görmektedir.
Bununla birlikte AB’nin de-risking stratejisi kapsamında ticaret ve tedarik ağlarını coğrafi olarak çeşitlendirme yönünde attığı adımlar, Türkiye’nin göreli konumunun statik olmadığını ortaya koymaktadır. Özellikle tercihli ticaret mimarisinin genişlemesi ve düzenleyici standartların yükselmesi, orta vadede rekabet baskısının artabileceğine işaret etmektedir.
Dolayısıyla Türkiye açısından temel konu, mevcut entegrasyon düzeyinin korunmasından ziyade, dönüşen Avrupa ekonomik güvenlik mimarisi içinde bu entegrasyonun nasıl yukarı taşınacağı sorusudur. Bu noktada AB’nin Hindistan ve Güney Amerika açılımlarının Türkiye’ye olası etkilerini daha doğrudan analiz etmek gerekmektedir.
V. AB’nin Yeni Açılımlarının Türkiye’ye Olası Etkileri
AB’nin Hindistan ve Güney Amerika ile hızlanan ekonomik angajmanı, Türkiye açısından tek boyutlu bir sonuç üretmemektedir. Ortaya çıkan tablo, bazı alanlarda rekabet baskısının artabileceğine işaret ederken, diğer alanlarda Türkiye’nin jeoekonomik değerinin yeniden tanımlanmasına imkân tanıyabilecek fırsat pencereleri de barındırmaktadır. Bu nedenle etkilerin çok kanallı ve risk önceliklendirmesine dayalı bir çerçevede değerlendirilmesi gerekmektedir.
V.1 Tedarik Zinciri Rekabeti ve İkame Riski
AB’nin de-risking stratejisi kapsamında üretim ve tedarik ağlarını çeşitlendirme yönünde attığı adımlar, orta vadede Türkiye’nin bazı sektörlerde karşılaştığı rekabet baskısını artırabilir. Özellikle Hindistan’ın büyük ölçekli işgücü havuzu, üretim teşvikleri ve büyüyen iç pazarı sayesinde “China+1” stratejilerinde öne çıkması, emek yoğun ve orta teknoloji sektörlerinde rekabet dinamiklerini yeniden şekillendirme potansiyeline sahiptir.[17]
Bununla birlikte Türkiye’nin AB pazarına coğrafi yakınlığı, gelişmiş lojistik altyapısı ve Gümrük Birliği kapsamındaki tarife uyumu, kısa vadede tam ölçekli bir ikame senaryosunu sınırlayan yapısal tamponlar sunmaktadır. Bu nedenle yakın vadede en olası görünüm, Avrupa üretim ağlarından kopuş değil, belirli sektörlerde “kademeli rekabet yoğunlaşmasıdır”.
V.2 Tercihli Ticaret Mimarisi ve Göreli Konum Riski
Türkiye açısından daha yapısal risk alanı, AB’nin genişleyen tercihli ticaret ağının yaratabileceği tercih erozyonu etkisidir. AB’nin Hindistan ve Güney Amerika ile kapsamlı anlaşmalar imzalaması, bu ülkelerin Avrupa pazarına daha avantajlı koşullarda erişim sağlamasına yol açabilir.
Bu risk, Türkiye’nin Gümrük Birliği içinde olup karar alma süreçlerinin dışında kalması nedeniyle daha da belirginleşmektedir.[18] Yeni nesil ticaret anlaşmalarında dijital ticaret, hizmetler ve sürdürülebilirlik hükümlerinin ağırlığının artması, Türkiye’nin rekabetinin giderek daha fazla düzenleyici uyum kapasitesine bağlı hâle geleceğini göstermektedir.
V.3 Yeşil ve Düzenleyici Baskı Kanalları
AB’nin ticaret politikasını Yeşil Mutabakat hedefleriyle bütünleştirmesi, Türkiye açısından yeni bir uyum eşiği oluşturmaktadır. CBAM başta olmak üzere karbon ve sürdürülebilirlik düzenlemeleri, Avrupa pazarına erişimin giderek daha yüksek standartlara bağlandığını göstermektedir.[19]
Türkiye’nin ihracat yapısı dikkate alındığında, özellikle demir-çelik, çimento ve alüminyum gibi sektörler bu dönüşüme en duyarlı alanlar arasında yer almaktadır. EBRD analizleri de Türkiye’nin karbon yoğun üretim yapısı nedeniyle CBAM’dan etkilenebilecek başlıca ekonomiler arasında bulunduğunu teyit etmektedir.[20]
V.4 Jeostratejik Tamamlayıcılık ve Fırsat Alanları
Risk görünümüne rağmen AB’nin yakın coğrafyada güvenilir üretim ortaklarına olan ihtiyacı devam etmektedir. Türkiye’nin coğrafi konumu, gelişmiş sanayi altyapısı ve Avrupa değer zincirlerine gömülü üretim kapasitesi, ülkeyi AB açısından potansiyel bir tamamlayıcı ortak konumunda tutmaktadır.
Özellikle Orta Koridor’un gelişimi, Avrupa-Asya ticaretinde alternatif güzergâh arayışları ve kritik mineraller tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi, Türkiye’nin jeoekonomik değerini artırabilecek başlıca alanlar olarak öne çıkmaktadır.[21]
V.5 Türkiye İçin AB De-Risking Etki Matrisi
AB’nin yeni açılımlarının Türkiye’ye etki önceliklendirmesi

V.6 Ara Sonuç
Önceki bilgiler yukardaki risk matrisi ile birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye açısından en kritik kırılganlık alanlarının “tercih erozyonu” ve “yeşil düzenleyici baskılar” olduğu görülmektedir. Buna karşılık nearshoring kapasitesi, lojistik konum ve potansiyel kritik mineral iş birlikleri Türkiye’nin elindeki başlıca “stratejik kaldıraçlar” olarak öne çıkmaktadır.
Bu çerçevede AB’nin yeni ticaret açılımları Türkiye için kaçınılmaz bir marjinalleşme senaryosu üretmemekte; ancak politika uyumunun gecikmesi hâlinde göreli konum aşınması riskinin kademeli olarak artabileceğine işaret etmektedir. Önümüzdeki dönemin seyrini belirleyecek temel unsur, Türkiye’nin bu dönüşüme ne ölçüde proaktif ve bütüncül bir stratejiyle yanıt vereceği olacaktır.
VI. Türkiye İçin Stratejik Senaryolar (2025–2030)
AB’nin de-risking stratejisinin hız kazanması ve Küresel Güney ile ticaret ağlarını genişletmesi, Türkiye açısından tek yönlü bir patika üretmemektedir. Önümüzdeki dönemin seyri, büyük ölçüde Ankara’nın Gümrük Birliği modernizasyonu, yeşil dönüşüm uyumu ve tedarik zinciri entegrasyonu alanlarında göstereceği politika performansına bağlı olacaktır. Bu nedenle Türkiye–AB ekonomik ilişkisinin geleceğini değerlendirmek için “senaryo temelli bir çerçeve” analitik açıdan daha açıklayıcı bir zemin sunmaktadır.
Aşağıda yer alan senaryo matrisi, 2025–2030 döneminde Türkiye’nin Avrupa değer zincirlerindeki göreli konumunun üç ana patika etrafında şekillenebileceğini göstermektedir.
Türkiye–AB Ekonomik İlişkileri: Stratejik Senaryo Matrisi (2025–2030)

Senaryo analizi üç olası patikaya işaret etmektedir: göreli aşınma, kontrollü adaptasyon ve stratejik yeniden konumlanma. Mevcut eğilimler kontrollü adaptasyonun en olası patika olduğunu gösterse de, politika performansı senaryolar arası geçişte belirleyici olacaktır.
Proaktif reform ve uyum adımları atılması hâlinde Türkiye’nin Avrupa değer zincirlerinde yukarı yönlü konum kazanması mümkündür.
VI.1 Senaryo A — Göreli Aşınma
Bu senaryo, Türkiye’nin AB’nin ekonomik güvenlik ve yeşil dönüşüm gündemine uyumda gecikmesi durumunda ortaya çıkabilecek en olumsuz patikayı temsil etmektedir. Gümrük Birliği modernizasyonunun ilerlememesi, CBAM uyumunun yavaş kalması ve AB’nin yeni nesil ticaret anlaşmalarının hız kazanması hâlinde, Türkiye’nin bazı sektörlerdeki göreli avantajı kademeli olarak aşınabilir.
Bu çerçevede özellikle orta teknoloji sanayi, karbon yoğun sektörler ve standart uyumunun kritik olduğu alanlarda rekabet baskısının artması beklenebilir. Avrupa Komisyonu’nun ekonomik güvenlik yaklaşımı, yüksek risk yoğunlaşması görülen tedarik ilişkilerinin çeşitlendirilmesini teşvik ettiğinden, politika uyumunun zayıf kaldığı bir senaryoda Türkiye’nin Avrupa değer zincirlerindeki konumu göreli olarak gerileyebilir.[22]
VI.2 Senaryo B — Kontrollü Adaptasyon
Mevcut eğilimler dikkate alındığında en olası patika olarak öne çıkan bu senaryo, Türkiye’nin AB düzenlemelerine kısmi uyum sağladığı ancak entegrasyonu sıçrama düzeyinde derinleştiremediği bir ara denge durumunu ifade etmektedir. Bu görünümde Türkiye, nearshoring avantajı, coğrafi yakınlık ve mevcut üretim entegrasyonu sayesinde Avrupa tedarik ağlarındaki yerini büyük ölçüde koruyabilir.
Bununla birlikte AB’nin Hindistan ve Güney Amerika ile ekonomik bağlarını güçlendirmesi, belirli sektörlerde rekabet yoğunluğunu artırabilir. Bu nedenle Türkiye’nin konumu korunmakla birlikte, marjların daraldığı ve rekabet eşiğinin yükseldiği bir denge ortaya çıkabilir.
VI.3 Senaryo C — Stratejik Yeniden Konumlanma
En olumlu ancak politika performansına en duyarlı patika, Türkiye’nin AB’nin dönüşen ekonomik güvenlik mimarisiyle yüksek düzeyde uyum yakaladığı senaryodur. Bu çerçevede Gümrük Birliği’nin modernizasyonu, yeşil sanayi dönüşümünün hızlandırılması ve kritik tedarik zincirlerine entegrasyonun güçlendirilmesi, Türkiye’nin Avrupa değer zincirlerinde yukarı yönlü bir konum kazanmasına imkân tanıyabilir.
Özellikle Orta Koridor’un gelişimi, Avrupa’nın yakın coğrafyada güvenilir üretim ortaklarına olan ihtiyacı ve tedarik çeşitlendirme stratejileri, proaktif politika seti altında Türkiye’nin jeoekonomik değerini artırabilecek kaldıraçlar sunmaktadır.[23] Bu senaryoda Türkiye, AB’nin de-risking mimarisinin pasif bir muhatabı olmaktan çıkarak, aktif bir tamamlayıcı ortak konumuna yükselebilir.
VI.4 Genel Değerlendirme
Senaryo matrisi, Türkiye’nin Avrupa değer zincirlerindeki geleceğinin yapısal olarak önceden belirlenmiş olmadığını; aksine politika uyumu ve stratejik yönelimlere yüksek derecede duyarlı olduğunu göstermektedir. Mevcut eğilimler, “kontrollü adaptasyon” patikasının kısa vadede en olası görünüm olduğuna işaret etse de, AB’nin düzenleyici çıtasının yükselmesi ve tercihli ticaret ağının genişlemesi, pasif politika duruşunun maliyetini zaman içinde artırabilir.
Dolayısıyla Türkiye açısından temel politika meselesi, mevcut entegrasyon düzeyini korumaktan ziyade, dönüşen Avrupa ekonomik güvenlik mimarisi içinde konumunu proaktif biçimde yeniden tanımlamak olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bulgular, karar alıcılara yönelik somut politika önerilerinin önemini daha da artırmaktadır.
VII. Politika Önerileri
VII.1 Karar Alıcılara Yönelik Öncelikli Eylem Alanları
AB’nin de-risking stratejisinin hız kazanması ve tercihli ticaret ağının genişlemesi, Türkiye açısından zaman duyarlı bir politika uyumu gerektirmektedir. Yukarıdaki analiz ve senaryo değerlendirmeleri ışığında aşağıdaki “öncelik alanları” öne çıkmaktadır.
1. Gümrük Birliği’nin Modernizasyonu Stratejik Öncelik Hâline Getirilmelidir
Mevcut Gümrük Birliği mimarisi, Türkiye’nin AB’nin genişleyen tercihli ticaret ağından asimetrik biçimde etkilenmesine yol açmaktadır. Hizmetler, kamu alımları ve dijital ticaret başlıklarını içerecek kapsamlı bir modernizasyon süreci, Türkiye’nin tercih erozyonu riskini sınırlamak açısından kritik önem taşımaktadır.[24]
Politika etkisi: 🔴 Çok yüksek
Zaman ufku: Orta vadeli ancak acil başlatılmalı
2. Yeşil Dönüşüm ve CBAM Uyum Takvimi Hızlandırılmalıdır
AB’nin karbon ve sürdürülebilirlik düzenlemeleri, Türkiye’nin Avrupa pazarına erişim koşullarını giderek daha fazla belirleyecektir. Özellikle demir-çelik, çimento ve alüminyum gibi sektörlerde ölçülebilir karbon azaltım yol haritalarının hızla oluşturulması gerekmektedir.” Erken uyum”, maliyet baskısını sınırlamakla kalmayacak, aynı zamanda Türkiye’nin nearshoring cazibesini de güçlendirecektir.[25]
Politika etkisi: 🔴 Çok yüksek
Zaman ufku: Kısa–orta vadeli
3. Türkiye’nin Nearshoring ve Tedarik Zinciri Merkezi Rolü Kurumsallaştırılmalıdır
AB firmalarının tedarik çeşitlendirme arayışları, Türkiye için önemli bir fırsat penceresi sunmaktadır. Bu avantajın kalıcı hâle gelebilmesi için:
• Lojistik altyapının güçlendirilmesi,
• Sınır geçiş sürelerinin azaltılması,
• Yatırım teşviklerinin değer zinciri odaklı tasarlanması,
gibi adımların eşgüdümlü biçimde uygulanması gerekmektedir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin Avrupa üretim ağlarındaki ikame edilemezlik düzeyini artıracaktır.
Politika etkisi: 🔴 Yüksek fırsat
Zaman ufku: Kısa vadede başlatılmalı
4. Kritik Mineraller ve Stratejik Hammaddelerde AB ile Yapılandırılmış İş Birliği Geliştirilmelidir
AB’nin Kritik Hammaddeler Yasası çerçevesinde tedarik güvenliğini çeşitlendirme çabası, Türkiye için yeni bir stratejik iş birliği alanı yaratmaktadır. Bor, nadir toprak elementleri ve ilgili işleme kapasitesi alanlarında AB ile daha kurumsal ortaklık modelleri geliştirilmesi, Türkiye’nin Avrupa’nın ekonomik güvenlik mimarisindeki rolünü güçlendirebilir.[26]
Politika etkisi: 🔴 Orta–yüksek potansiyel
Zaman ufku: Orta vadeli
5. AB’nin Yeni Ticaret Anlaşmaları İçin Sistematik Etki İzleme Mekanizması Kurulmalıdır
AB’nin Hindistan, Mercosur ve diğer ortaklarla yürüttüğü ticaret müzakereleri, Türkiye açısından sektör bazlı etkiler doğuracaktır. Bu nedenle Ticaret Bakanlığı ve ilgili kurumlar bünyesinde:
• Erken uyarı sistemi
• Sektör bazlı etki analizi
• Düzenleyici uyum taraması
içeren kurumsal bir izleme mekanizmasının oluşturulması gerekmektedir. Bu yaklaşım, politika tepkisinin reaktif değil proaktif olmasını sağlayacaktır.[27]
Politika etkisi: 🔴 Orta
Zaman ufku: Kısa vadede uygulanabilir
VII.2 Genel Politika Mesajı
Türkiye açısından temel stratejik öncelik, AB’nin Küresel Güney açılımlarını “dışsal bir risk” olarak izlemekten öte, dönüşen Avrupa ekonomik güvenlik mimarisi içinde kendi konumunu bilinçli ve proaktif biçimde yeniden tanımlamaktır. Doğru politika bileşimi altında Türkiye, bu dönüşümün pasif bir kaybedeni olmaktan ziyade, Avrupa’nın risk azaltma stratejisinin tamamlayıcı ve değer artırıcı bir ortağı hâline gelebilir.
VIII. Sonuç
De-Risking Çağında Türkiye’nin Stratejik Konumu
AB’nin son dönemde Hindistan ve Güney Amerika ile hız kazanan ekonomik açılımları, küresel ticaret mimarisinin giderek daha belirgin biçimde jeoekonomik ve güvenlik temelli bir çerçevede yeniden şekillendiğini göstermektedir. De-risking yaklaşımı, Birliğin küresel ekonomik entegrasyondan geri çekilmesinden ziyade, stratejik bağımlılıklarını daha yönetilebilir ve çeşitlendirilmiş bir yapıya kavuşturma arayışını yansıtmaktadır. Bu dönüşüm, AB ile yüksek düzeyde ekonomik bütünleşme içinde bulunan Türkiye açısından hem risk hem de fırsat boyutları içeren yeni bir stratejik bağlam üretmektedir.
Çalışmanın bulguları, AB’nin Küresel Güney açılımlarının Türkiye’yi kısa vadede Avrupa değer zincirlerinden dışlayacak deterministik bir kırılma yaratmadığını ortaya koymaktadır. Türkiye’nin coğrafi yakınlığı, üretim ağlarına gömülü sanayi kapasitesi ve Gümrük Birliği çerçevesindeki derin ticari entegrasyonu, ülkenin Avrupa ekonomik sistemindeki yerini koruyan önemli yapısal tamponlar sunmaya devam etmektedir. Bununla birlikte AB’nin tercihli ticaret ağını genişletmesi, düzenleyici standartları yükseltmesi ve kritik tedarik zincirlerini çeşitlendirmesi, Türkiye’nin göreli konumunun artık daha yüksek ölçüde politika performansına bağlı hâle geldiğini göstermektedir.
Risk matrisi ve senaryo analizi birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye açısından en kritik kırılganlık alanlarının tercih erozyonu ve yeşil düzenleyici baskılar olduğu görülmektedir. Buna karşılık nearshoring kapasitesi, lojistik konum, Orta Koridor potansiyeli ve kritik mineraller alanındaki iş birliği olanakları, Türkiye’nin elindeki başlıca “stratejik kaldıraçlar” olarak öne çıkmaktadır. Bu ikili yapı, önümüzdeki dönemin sonuçlarının yapısal determinizmden ziyade politika tercihlerine duyarlı olacağını teyit etmektedir.
Bu çerçevede temel stratejik sonuç şudur: AB’nin de-risking yönelimi Türkiye için otomatik bir marjinalleşme patikası üretmemektedir; ancak uyum ve modernizasyon adımlarının gecikmesi hâlinde göreli konum aşınması riski kademeli olarak artacaktır. Buna karşılık Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, yeşil dönüşümün hızlandırılması ve tedarik zinciri stratejilerine proaktif entegrasyon sağlanması durumunda Türkiye, Avrupa’nın risk azaltma mimarisi içinde değer artıran bir tamamlayıcı ortak konumuna yükselebilir.
Sonuç olarak AB’nin Hindistan ve Güney Amerika açılımları, Türkiye açısından dışsal bir tehditten ziyade, stratejik konumun yeniden tanımlandığı bir jeoekonomik eşik olarak okunmalıdır. Önümüzdeki dönemin belirleyici sorusu, Avrupa’nın ekonomik coğrafyasının değişip değişmeyeceğinden çok, Türkiye’nin bu değişim içinde kendini ne ölçüde hızlı ve bütüncül biçimde yeniden konumlandırabileceği olacaktır. Bu nedenle politika yapıcılar açısından en kritik mesele, mevcut entegrasyon düzeyini korumak değil, Türkiye’nin Avrupa değer zincirlerindeki yerini niteliksel olarak yukarı taşıyacak dönüşüm adımlarını zamanında ve eşgüdüm içinde hayata geçirmektir.
Ersin Dedekoca 27 Şubat 2026
DİPNOTLAR
1. European Commission, “European Economic Security Strategy,” 2023.
2. Council of the European Union (Consilium), “EU–Mercosur trade: facts and figures,” infographic (erişim: 2026).
3. TÜİK, Dış Ticaret İstatistikleri; Eurostat, EU–Türkiye trade statistics.
4. European Commission, “Critical Raw Materials Act,” 2023.
5. European Commission, “European Economic Security Strategy,” 2023.
6. Council of the European Union (Consilium), EU–Mercosur agreements background/facts.
7. European Commission, “Critical Raw Materials Act,” 2023.
10. European Commission, “European Economic Security Strategy,” 2023.
11. International Energy Agency (IEA), Critical Minerals Market Review, 2024.
12. European Commission, economic security/risk assessment approach, 2023–2024.
13. Eurostat; TÜİK.
14. Central Bank of the Republic of Türkiye (CBRT), FDI / International Investment Position statistics.
15. World Bank, Evaluation of the EU–Turkey Customs Union, 2020.
16. European Commission, CBAM implementation framework, 2023.
17. European Commission, EU–India trade facts/updates (erişim: 2024).
18. World Bank, Evaluation of the EU–Turkey Customs Union, 2020.
19. European Commission, CBAM implementation framework, 2023.
20. European Bank for Reconstruction and Development (EBRD), assessment on CBAM exposure for Türkiye, 2023.
21. World Bank, Middle Corridor Trade and Transport Potential, 2023.
22. European Commission, European Economic Security Strategy, 2023.
23. World Bank, Middle Corridor Trade and Transport Potential, 2023.
24. World Bank, Evaluation of the EU–Turkey Customs Union, 2020.
25. European Commission, CBAM implementation framework, 2023.
26. European Commission, Critical Raw Materials Act, 2023.
27. OECD, trade policy monitoring / early warning systems, 2023.
Yorumlar