top of page

Bir İktisadi Politika Aracını Popülizme Kurban Etmenin Dayanılmaz Hafifliği

23 ve 24 Haziran’da, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından üç ayrı Karar yayınlandı ve kamuoyuna duyuruldu.[1] Daha doğrusu özellikle üçüncüsüyle, ülke gündemine bomba gibi düşen “piyasa müdahalesi” yayımladı. Temelinde söz konusu kararların iki amacı olduğu anlaşılmaktadır: “Kredi genişlemesini yavaşlatmak” ve “dövize olan talebi azaltmak”.

Söz konusu bu kararların da, son zamanlarda Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB)’nın “tüm uygulamalarda devre dışı bırakılmasının” çok açık bir örneği olduğunun altını çizmemiz gerekiyor.

KONUT KREDİLERİNDE YAPILAN DÜZENLEME

Bu düzenlemeyle, “birinci el” 2 milyon TL’ye kadar değerli konutlarda konut değerinin yüzde 90’ı kadar kredi kullandırılabilecektir. Değeri 2 ila 5 milyon TL arasında olan konutlarda kredi olanağı azami yüzde 70; 5 ila 10 milyon TL arasındaki konutlarda ise en fazla 3.5 milyon TL olacaktır. Değeri 10 milyon TL ve üzerinde değerli konutların kredilendirilmesi söz konusu olamamaktadır.

İkinci el konutlarda kredi imkânları düşürülmektedir. Bu konutların “enerji verimliliği”, kredilendirmenin tek ölçütü durumundadır. Buna göre A, B ve C olarak sınıflanan enerji verimliliği, krediye ulaşma imkânını belirlemektedir. Bu arada, 10 milyon TL ve üzerindeki değerlerde olan ikinci el konutlara da, birinci ellerdeki gibi kredi kullandırılamamaktadır.

Bilindiği gibi 2020’deki Covid-19 salgını sırasında konut kredilerinin kullanımı özendirilmişti. İlerleyen süreçte de konut kredilerinde çeşitli kolaylıklar sağlanmıştı. İşte bu yeni düzenlemeyle, konut kredilerinin genişlemesinin önüne geçilmeye çalışılıyor. Aslında bu işin temelinde “düşük faiz oranları” yatmaktadır. Faizi düşük tutarak konut kredisi kullanımını cazip kılmak, konut talebini patlattı.

Kredilerle desteklenen talep, konut fiyatlarını artırdı ve bu yolla enflâsyonu besledi. Keza faizin düşük tutulmasıyla ortaya çıkan enflasyondaki genel artış, kira fiyatlarının artışını da tetikledi.

Konut sektörü, “faiz-kredi-talep-enflasyon” döngüsünün ekonomide nasıl çalıştığını anlamak için çok uygun bir vak’a çalışması örneği vermektedir. Konut fiyatlarındaki artışın, kredi mekanizması dışında, inşaat ve inşaat malzemeleri maliyetlerindeki artıştan önemli ölçüde etkilendiğinin de altını çizmek gerekir. Diğer yandan, TL’nin, yüksek oranlara ulaşan “negatif reel faiz“ oranlarının sonucu olarak “negatif reel getiri” sunması da, “gayrimenkulün bir finansal ürün” olma özelliğini artırdı. Bir diğer anlatımla gayrimenkul, her zamankinden daha fazla “enflâsyona karşı korunma” sağlayan bir yatırım aracı olarak görüldü.

Ancak talebin “yeni ev edinmeye yönelik olmadığı” daha sonra anlaşıldı. Yani, ağırlıklı olarak mevcut evlerin sahipliği, yabancılar çoğunlukta olmak üzere “değişmiş” oldu. Geniş halk kitlelerinin “kiraya mahkûmiyeti” aynı şekilde sürmektedir.

TÜREV İŞLEMLERLE İLGİLİ DÜZENLEME

23 Haziran’da BDDK’nın diğer bir Kararı türev işlemlerle ilgili oldu. Söz konusu Karar, bir Türk bankasının bir Türk firmasına kredi vermesi ve bu Türk firmasının, Türk olmayan bir finansal kuruluşla yurt dışında türev işlemi yapmasını konu almaktadır. Türk bankasının kullandırdığı kredi, Türk şirketi tarafından böyle bir işleme konu ediliyorsa, Karara göre, Türk bankasının kullandırdığı kredinin “risk ağırlığı” yüzde 200 yerine 500 olarak hesaplanacaktır. Bu durumda, söz konusu kredinin bankaya maliyeti çok ağır olmaktadır.[2]

Böylesi yüksek maliyeti göze alamayan Banka, bu tür bir krediyi müşterilerine vermek istemeyeceği doğaldır. Kısacası bu Karar ile, bir firmanın riskten kaçınmak için yurt dışı ile yapacağı bir işlemin engellenmesi amaçlanmaktadır.

Türk bankası müşterisinin yurt dışında yaptığı bu işlemi nasıl öğrenecek? Bilindiği gibi bu işlem, Türkiye’deki kayıt sisteminin dışında yer almaktadır. Bu konunun önümüzdeki günlerde netleşeceğini düşünmekteyiz.

TL KREDİ KULLANIMINDA DÖVİZ SINIRLAMASI

24 Haziran tarihli bir başka Karar ile BDDK, kredi kullanımını ve döviz talebini azaltmaya çalışmaktadır. İşin ilginç bir yanı, Kararın gerekçesini ve nasıl uygulanacağının iki gün gecikmeyle (26 Haziran’da) açıklanması oldu. Karar’ın içeriğine girmeden önce, geçmişe dönük bazı hatırlatmalarda bulunmayı faydalı görmekteyiz.

  1. Kur Korumalı Mevduat (KKM)

TCMB’nın 21 Aralık 2021 tarih ve 2021/14 Sayılı Tebliği[3] ile yürürlüğe koyduğu KKM, daha çok firmaların ilgi gösterdiği bir ürün oldu. Çünkü firmalara KKM hesabı açmaları için önemli “vergi avantajları” verildi.[4]

24 Haziran tarihli son BDDK verilerine göre, Türkiye’deki toplam mevduat büyüklüğü yaklaşık 7 trilyon TL. KKM hesaplarında biriken tutar ise yaklaşık 1.018 milyar TL. Toplam 7 trilyon TL’lik mevduatın 4.054 milyarlık kısmı yabancı para (YP) cinsinden. KKM de kura endeksli olduğu için toplam mevduatın 5.6 trilyon TL’lik kısmı YP cinsinden. Yani, Türkiye’deki toplam mevduatın yüzde 80’i YP cinsinden ya da YP’ye endeksli. Sadece YP mevduatın toplam mevduat içindeki payı dahi yüzde 59’a ulaşmıştır.[5]

Kısacası, ülke ekonomi yönetiminin beklentilerinin aksine, KKM ile Türk bankacılık sistemindeki “dolarizasyon sorunu” çözülemedi; TL, cazip bir para birimi haline gelemedi. Yani KKM uygulaması, dolarizasyonu azaltmak bir yana artırmış; yanı sıra merkezi bütçeye gereksiz yükler yüklemiş ve gelir dağılımını daha da bozmuş bir uygulama olarak tarihe geçecek gibi görünmektedir.

KKM ile dolarizasyon durdurulamadığı gibi, kur yükselişinin önüne de geçilemediği için, ülke ekonomi yönetiminde Temmuz ayı ile ilgili bir korku mevcut: “Temmuz’da vadesi dolmaya başlayan KKM hesapları dövize talep yönünde kullanılırsa, kur daha da yükselir”.[6] KKM hesaplarıyla, toplumun ödediği vergiler, kurdaki artış oranında kamu kesimi tarafından KKM hesaplarının sahiplerine aktarılmaktadır. Böylece, yeni bir “sosyal adaletsizliğe“ yol açılmaktadır. Durum kamu maliyesini de bozucu olduğu için, hükümet kurda artış istememektedir (kim ister!). Diğer yandan da, kurda artış olmazsa KKM hesapları sahipleri “cazip getiri” elde edememektedirler.

  1. Gelire Endeksi Senet (GES)

10 Haziran 2022 tarihinde Gelire Endeksli Senet (GES) uygulaması getirildi. GES, 3 ayda bir kupon ödemeli, 6 ay vadeli bir “Devlet iç borçlanma senedi (tahvili)”dir. Hazine GES için 3 aylık dönemsel getiriyi yüzde 5,32, yıllık bileşik getiriyi ise 23,04 olarak belirlemiştir.

Ancak kupon getirisi ile ilgili olarak bir de asgari ve azami sınırlar belirlenmiştir. Duyurulan kupon oranına temel olacak olan endeks değeri, “asgari 95 “ve “azami 110” düzeyindeydi. Böylece ilân edilen kupon oranının asgari yüzde 95’ine denk gelen “getiri garantisi” vermekteydi. Bu durumda asgari ve azami dönemsel ve yıllık getiri oranları sırasıyla yüzde 5,05 (yıllık 23.04); yüzde 5.85 (yıllık 25.5) olmaktaydı. Bir başka anlatımla, dönemsel getiri yüzde 5.85’i aşmıyordu.[7]

Söz konusu GES’in, bu getiri oranlarıyla hiçbir işe yaramayacağı baştan belli idi. Yüzde 23 faizin yüzüne bakan çıkmadı, sadece 6.6 milyar TL (390 milyon $) oldu satılan tutar. Yani, TL’yi cazip kılmaya, YP’yi tutmayı cazip olmaktan çıkarmaya yönelik olduğu hükümet tarafından düşünülen bir diğer uygulama da “sorun çözücü” olamadı. Sonuç: Fiyasko.

  1. TCMB’nın Negatif Net Döviz Rezervleri

TCMB’nın, swaplar hâriç “net döviz rezervleri” –(eksi) 54 milyar $ civarındadır. Başka bir anlatımla, TCMB’nın yurt içi ve yurt dışındaki bankalardan “swap yoluyla ödünç aldıkları” eklendiğinde “net rezervler” sadece 8.2 milyar $’a ulaşmaktadır. Bu durumda basiretli bir yönetimin yapması gereken: Bu açığı kapatmak için sabah akşam döviz biriktirmektir.

Ama nerede! Bırakın biriktirmeyi, her geçen gün daha da erimektedir rezervler. HSBC Portföy Baş Ekonomisti İbrahim Aksoy’un hesaplamasına göre, Aralık 2021 ile Mayıs 2022 arasındaki 6 ayda TCMB’nin “örtülü döviz satışı” 59 milyar $’a ulaşmıştır. Bankaların zorunlu karşılık olarak TCMB’de tuttuğu dövizler de eklendiğinde “brüt rezerv” tutarı, 102,5 milyar $ seviyesindedir.[8]

Resmi tüketici (manşet) enflâsyonu” yüzde 73,3 iken “politika faizini” yüzde 14’te tutan TCMB, “cari açık” hızla artarken, dünyada eşi olmayan bu faiz politikasını sürdürebilmek için yine rezervleri kullanmaktadır.

İşte yukarıda saydığımız iki “amacına ulaşmayan uygulama” ile, örtük satacak döviz rezervlerinin neredeyse sınıra gelmesi Hükümet’i, “Temmuz sonrasında kur talebi patlar mı?” korkusuyla baş başa bırakmıştır. Bu korkunun da tetiklediği 10250 sayılı Karar ile “döviz talebinin önüne geçilmeye” çalışıldı. Sonuçta 24 Haziran akşamı, “TL kredi kullanımında sınırlama” getiren “yeni bir BDDK Kararı” yayımlanmıştır.

  1. 10250 sayılı Karar’ın İçeriği

Bağımsız denetime tâbi olan şirketlerin güncel finansal tablolarına (temel olarak bilânço ve gelir tablosu) göre, banka hesaplarında karşılığı 15 milyon TL (yaklaşık 900 bin $)’na denk gelen YP mevduat varsa ve YP varlıkları bilânço büyüklüğünün ya da bir yıllık net satışın yüzde 10’unu geçiyorsanakdi ticari kredi” kullanamayacaktır. Hesaplamada, bilânço büyüklüğü ile satış hâsılatı karşılaştırılacak ve büyük olan rakam ölçüt olarak alınacaktır.

Rakamsal sınır, bir firma için yüksek değildir. Bu nedenle, küçük ve orta boy işletmelerin de içinde olduğu çok sayıda firma, bu yeni düzenlemenin kapsamına girecektir.

Şirketlerin kredi kullanımının önüne geçilmeye çalışılması da, yukarıda aktarılan diğer üç uygulama gibi, “dövize yönelmeyi engellemek” amacı taşımaktadır. Keza bu yolla “nakdi kredi kullanımının da kısılabileceğini” düşünen ekonomi yönetimi, “bir taşla iki kuş vurmak” istemiştir.

Ancak ülkedeki mevcut üretim yapısı, sanayicinin ithalât yapmadan üretim yapmasına izin vermemektedir. Saniyen ihracatçı da, ithalât yapmadan ihracatını gerçekleştirememektedir. Çeşitli yazılarımızda belirttiğimiz gibi Türkiye, hammadde ve ara malı konularında “dışa bağımlı” bir ülkedir. Ülkenin döviz gereksiniminin başat nedeni burada yatmaktadır.

Diğer yandan, ülkenin üretim ve ticaret sistemi “kredisiz yaşayamaz” hâle gelmiştir. Çünkü sürekli “kredi genişlemesiyle büyümeye çalışan” bir ekonomi modeli yaratıldı ve sistem bunun üzerinde çalışmaktadır.[9]

  1. Karar’ın gerekçesi ve bir yönden eleştiri

Karar’ın 26 Haziran’da açıklanan gerekçesi; TL cinsinden kredi alıp sonra bunları dövize çeviren şirketlerin bu eylemlerine son verilmek istenmesiymiş. Başka bir anlatımla, bu kanaldan döviz talebinin artırılmasının ve dolayısıyla döviz kuruna yukarıya doğru baskı oluşmasının önüne geçilmek amaçlanmaktaymış.

Peki, bu şirketler TL cinsinden borçlanıp neden dövize çeviriyorlar? Veya “döviz kuru istikrarlı” bir şekilde hareket etseydi, o şirketler BDDK’nın şikâyet ettiği bu hareketi yapar mıydı? TL’nın yabancı paralar karşısında istikrarlı hareket ettiği dönemlerde, bir şirketin TL cinsinden faiz maliyetine katlanarak, borçlanıp, o borçla gidip döviz alması ve bu dövizi bilançosunda bir varlık olarak bir süre taşıması için ‘çılgın’ olması gerekirdi. Çünkü o süre sonunda dişe dokunur bir getiri elde etmesi olanak dışıdır. Hele faaliyeti gereği o dövize ihtiyacı da yok ise.

Bir şirket, söz konusu Karar’ın gerekçesinde belirtildiği gibi davranıyorsa, bu davranışının önemli bir nedeni “döviz kurunun sürekli artması”, buna karşılık “TL cinsinden borçlanmanın çok ucuz” olmasıdır. Keza o dövize ileride gereksinim duyabilir. Ama “ihtiyacı olduğu zaman döviz kurunun oldukça yüksek bir değer almasını bekliyorsa” ve de bu eylemi yapması için “ucuza kaynak bulabiliyorsa”, BDDK’nın şimdilerde engellemeye çalıştığı dövizi neden satın almasın ki?

Oysa firma, dövize ileride ihtiyacı olduğu önceden belli olsa bile, kredinin maliyeti yeteri kadar yüksek (caydırıcı) olsaydı (en azından enflâsyon kadar), söz konusu tasarrufu gerçekleştirmeyecek ve böyle bir Karar’a da gerek kalmayacaktı.

  1. Sorunun temel kaynağı: yanlış yerdeki faiz

Konuya, yukarıda da değindiğimiz 6 ay vadeli GES ihracına sadece 6.6 milyar TL gibi “çok yetersiz” talepten başlayalım. Bu tahvili satın alacaklara vaat edilen yüzde 23’ten çok az yüksek faiz, yüzde 18 civarında olan alternatif “altı aylık mevduat faizinin” oldukça üzerindeydi.

Normal koşullar altında, yüzde 18 alternatifine karşılık yüzde 23 kaçırılmayacak bir fırsat olmalıydı. Ama ülkede yaşanan enflâsyon yüzde 74 olunca, yüzde 18 veya yüzde 23 oranındaki faiz bir anlam taşımamaktadır. Daha ileri gidelim: 6 ay sonrası için beklenen enflâsyon yüzde 65 düzeyindeyken, yüzde 50 getiri de teklif etseniz de işe yaramayacağı açık.

Sadece mevduat faizi mi? Son haftalarda ardı sıra alınan kararlarla dolaylı yoldan maliyeti artırılsa da, hâlâ “TL cinsinden kredilerin çok ucuz” olduğunu biliyoruz.

2021 yılı Eylül ayında ekonomi politikasında” tarihi bir yanlış” yapılmış; popülist baskılara yanıt vermek ve bir inadı tatmin etmek için TCMB faizi düşürmeye yönelmiştir. TCMB’nca “politika faizi (haftalık repo ihale faizi)” yüzde 19’dan kademe kademe yüzde 14’e düşürülürken, kurlar yükselmeye ve peşi sıra enflâsyonu sürüklemeye başlamıştır. Faiz indirimleri başlamadan önce USD/TL kuru 8.65, enflasyon da (TÜFE) yüzde 19,58 idi. Bugün USD/TLY paritesi 16.75, enflâsyon oranı yüzde 73,50’dir.

Diğer yandan döviz talebini artıranlar sadece “BDDK Karar’ındaki o şirketler” değildir. Faiz bu kadar yanlış bir yerde olunca, yerli veya yabancı bireyler de TL cinsi tasarruf yapmaktan kaçınmaktadırlar.

  1. Vadesi gelen dış borçlar ve yeniden borçlanma kısıtları

Elbette, sadece “tasarruf amacıyla” döviz talebi yükselmiyor. Bir de “vadesi gelen dış borç ödemeleri” gerçeği vardır.

Nisan ayı itibariyle, “gelecek bir yılda vadesi gelen dış borç” tutarı 182 milyar $’dır. Bu tutar, normal koşullarda Türkiye gibi büyük bir ekonomi için sorun olmayacak bir rakamdır. Üstelik önemli bir kısmı ithalât ve ihracat faaliyetleri için alınan ticari kredi niteliğindedir. Bu nedenlerle normal koşullar altında, bir sorun yaşanmadan yeniden o kredileri almak (mevcut borcu ‘döndürmek’) mümkündür.

Ticari kredileri ve rahatlıkla döndürülebilecek diğer borçları bu tutardan düşelim. Diyelim ki geriye 40-50 milyar $ gibi bir borç kalmaktadır. Normal koşullar altında bu miktar kadar “yeniden borçlanıp eski borcu ödemek” de olanaklıdır. Ancak ülkenin ekonomik ve yönetsel koşulları normal değil ve Türkiye’nin risk primi CDS, 14 yılın en yüksek seviyesine (817) yükselmiş durumdadır.[10]

Ne var ki ülkenin $ cinsinden borçlanma faizi “tefeci faizi” düzeyine sıçramıştır. Çünkü uygulanan ekonomi politikası, “ülke riskini” ve “kırılganlıklarını” çok artırdı ve bu durum da, normal faiz oranlarına “yüklü” bir risk primi eklemektedir.

Yurtiçinde döviz talebini artıran ve kura yukarıya doğru baskı yapan bir başka unsur da, döviz borcunu söz konusu yüksek faizle yeniden borçlanarak ödemek istemeyen borçlulardır. Buna bir de yılın ilk dört ayında 21 milyar $’a ulaşan ve önümüzdeki dönemde artarak devam etmesi beklenen “cari açıktan kaynaklanan finansman ihtiyacını” da eklemek gerekir.

TL TİCARİ KREDİ KISITLAMASININ OLASI SONUÇLARI

Bu hafta başından bu yana bankalar tüm ticari kredi müşterilerinin “finansal verilerini tek tek inceleyip, kime kredi kullandırıp kullandıramayacaklarını anlamaya” çalışıyorlar. Bu amaçla kredi kullandırılmasını, Pazartesi sabahı itibarıyla oldukça yavaşlattılar. Ancak, müşterileri kapılarını kredi için çalmayı sürdürüyorlar.

Bilindiği gibi Türkiye’deki firmalar genel olarak mali verilerini, üçer aylık dönemler itibarıyla bankalara vermekteler. Yani, Mart, Haziran, Eylül ve Aralık mali verileri ile bankalarca değerlendirilmektedir. Bu durumda, bu mali verilerle firmalar yeni kriterleri tutturamıyorlarsa, bir sonraki mali verinin açıklanmasına kadar “yeni kredilere veda” etmek durumunda kalacaklardır. Tabii ki bu ani ve sert bir duruşun sonuçları pek iç açıcı olmayacaktır.

Son dönemlerde piyasalarda artan belirsizlik ve artan riskler nedeniyle kredi piyasasında vadeler oldukça kısalmıştı. Bu nedenle çok sayıda firmanın kredilerinin önemli bir bölümü hemen kapatılmak durumunda kalabilecektir. Bu kredilerin kapanması ve yeni kredi kullandırılamaması durumunda, firmaların nakit akışları nasıl yöneteceği konusunda bazı sorunlar yaşayacağını bekleyebiliriz.

Bankalar firmalara, dış alım için gerekli olan döviz alımını sadece “ödemenin olacağı gün” yaptırıyor. Bu durum, bankaların değil, ekonomi yönetiminin bankalardan istediği bir uygulama olduğunu biliyoruz. Yani firmalar, kurun yükseleceğini ön görerek önceden döviz alımı yapamıyorlardı. Kısacası firmalar, dövize ilişkin nakit akışlarını ve pozisyonlarını kendi kararlarıyla yönetemiyorlardı.

Bu fiili duruma bir de “kredi kullanımına yönelik kısıtlama” gelmiş oldu. Ayrıca, TCMB’den uygun maliyetli reeskont kredisi kullanacak ihracatçıya da, krediyi kullandıktan sonra 1 ay boyunca döviz aldırmıyorlar. Bu durumda, bu krediyi ihracatçı neden alsın? Bilindiği gibi firmaların çoğu, ithalât yapmadan ihracat yapamayan bir yapıya sahiptir. Bu nedenle bu Karar için, aylardır “bankalara sözlü olarak tebliğ edilen uygulamanın kâğıda dökülüp, kamuoyuna açıklanmış hâli” de diyebiliriz.

Gelişmeler, bir nakit akışı sorununa dönüşecek olursa, çok sayıda şirketin yaşama şansı kalmaz. Şirketler bir süre kâr etmeden yaşayabilirler. Ancak “nakit akışı sorunu” sadece bir kez yaşanan bir sıkıntıdır ve ötelenmesi çok güçtür. Hükümet bu muhtemel yaşanacakları fark ederse, yeni uygulamalar açıklayacağını düşünüyoruz. Zira bir uygulama tutmayınca, sürekli başka uygulamalar açıklanması artık çok olağanlaştı.

TCMB verilerine göre, Türkiye’deki toplam YP mevduatın yüzde 37’sinin mûdisi şirketlerdir. Kredi kullanabilmek için gereken ölçütlere uyum sağlayabilmek amacıyla, bu mevduatın önemli bir bölümünü TL’na çevirmeleri olanaklı değildir. Çünkü bu döviz mevcutlarıyla dış alım yapmak zorundadırlar. Bir miktar bozdurulsa dahi, kur ilk etapta bir miktar gevşer, ama Türkiye’nin yukarıda dile getirilen riskleri nedeniyle “TL’de değerlenme” yaşaması mümkün gözükmemektedir. Şirketler genellikle döviz mevcutlarını, kur artışından kâr elde etmek için değil, “ithalât ödemelerine kaynak” olması amacıyla banka hesaplarında tutuyorlar. Bu nedenle bozdurdukları dövizi, ”aktif-pasif yönetiminin hedge prensiplerine” göre yine satın alıp, yerine koymak zorundadırlar.

24 Haziran akşamı kurdaki gevşeme büyük ihtimalle kamu kaynaklı döviz satışlarından geldi. Nitekim yazımızın hazırlandığı 1 Temmuz akşamı oluşan 16.76 USD/TRY paritesi de bu olguyu doğrulamaktadır.

SONUÇ YERİNE

DTH’larının stopaj oranları yükseltilip, TL mevduattan kaldırıldı, olmadı. KKM denendi, olmadı. Ülkeye gelen” ihracat dövizinin belli oranını TCMB’na satma” şartı getirildi, olmadı. Şimdi de TL kredi için döviz varlığını bozdurma zorunluluğu uygulamaya sokuldu, bakalım olacak mı? Karar bu soruna çare mi?

Değil elbette. Sadece, peşi sıra gelen önemli “ekonomi politikası hatalarından birinin sonuçları” ile ilgili. Bu sonuca yol açan temel neden ise orada öylece durmaktadır.

Sorun; TÜİK’in açıkladığı (kontrollü) enflâsyon oranı yüzde 73,5’a karşın TCMB politika faizinin yüzde 14’e indirilmesidir. Sorunun faiz olduğu gerçeğini yok sayarak, ortaya atılan hiçbir çözün önerisi veya önlem başarılı olamaz. Hele hele bunun, bütün dünya faiz artırırken yapılması, akıllara durgunluk vermektedir.

Faizler indirildi de ne oldu? Mevduat ve kredi faizleri ile Devletin borçlanma faizleri, politika faizinin an az iki katı oldu.

Faiz indiriminin her alanda yarattığı büyük hasarı faizi artırmadan giderebilmek için, kuru bastırabilmek amacıyla bugüne kadar milyarlarca Dolar tutarında rezerv satılmıştır. KKM hesapları yürürlüğe konularak, hiç gerek yokken Hazine’ye milyarlarca TL’lık “kur farkı yükü” aktarılmıştır. Bütçe, yıl ortasında neredeyse sıfırdan yeniden yapılmak zorunda kalınmıştır. TCMB’nın bir Tebliğ’i ile uygulamaya sokulan KKM hesaplarının ilk 6 ay kur farkı ödemesinin “yasa dışı” olmasına yol açılmıştır. Bütün bunlara ek olarak şimdi de dolaylı yoldan yine yetkiler aşılarak “sermaye kısıtlaması/kontrolü” yoluna gidilmektedir.

Döviz talebi en üst seviyede iken, kamu bankaları aracılığı ile verilen milyarlarca TL’lık kredi paketlerinden yararlanan “mali verileri güçlü” şirketlerin, bu kredilerle döviz alacağı düşünülmemesi de, ülke ekonomisini bu hâle getiren etmenlerin başında gelmektedir.

BDDK’nın, “döviz mevcutları bahanesiyle TL krediye erişimi zorlaştıran” ve “sermaye kısıtlaması” niteliğindeki bu kararı ile şirketlerin, döviz varlıklarını TL’na dönüştüreceğini düşünmemekteyiz. Yıllık ithalâtı 300 milyar $ olan bir ülkede; ithalâtçı, ihracat yapmak için ara malı ithalâtı yapmak zorunda olan ihracatçı ve yurt dışına döviz borcu olan şirketler neden dövizini satsın?

Serpil Yılmaz’ın dediği gibi, “ilk düğme olan faizin yanlış iliklenmesi” sonucu yaşanan bir dizi ekonomik ve sosyal olumsuzluğun, gerçek nedeninin göz ardı edilerek, sonucu olmayan bir sürü yapay önlem veya müdahale ile çözülmesine yönelik uygulamalar boştur; kısa sürede geri dönülmeye mahkûmdur. Çünkü ülkede faiz oranı, enflâsyon oranının beşte biri ise, her şey nafile!!

[1] “BDDK’nın 10249 numaralı Kararı”, BDDK,23.06.2022,https://www.bddk.org.tr/Mevzuat/DokumanGetir/1126; “BDDK’nın 10248 numaralı Kararı”, BDDK, 23.06.2022, https://www.bddk.org.tr/Mevzuat/DokumanGetir/1125; “BDDK’nın 10250 numaralı Kararı”, BDDK, 24.06.2022, https://www.bddk.org.tr/Mevzuat/DokumanGetir/1127

[2] BDDK’nin : 10188 sayılı ve 28.04.2022 tarihli kararı ile, bankaların 01.05.2022 tarihinden itibaren ullandırılacak ticari nitelikteki nakdi kredilere yüzde 200 risk ağırlığı uygulaması başlatılmıştı.

[3] “TÜRK LİRASI MEVDUAT VE KATILMA HESAPLARINA DÖNÜŞÜMÜNDESTEKLENMESİ HAKKINDA TEBLİĞ”, TCMB, 21.12.2021, 2021/14 sayılı Tebliğ, https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2021/12/20211221M1.pdf

[4] Şebnem Turhan, “Şirketlerin vergi avantajı için KKM’de son günler”, Dünya, 14.02.2022, https://www.dunya.com/ekonomi/sirketlerin-vergi-avantaji-icin-kkmde-son-gunler-haberi-648793; “KKM’de vergi avantajında geri sayımda şirketlere yeni ödül: TL kredilerde teminat sayılabilecek”, Para Analiz, 16.02.2022, https://www.paraanaliz.com/2022/ekonomi/kkmde-vergi-avantajinda-geri-sayimda-sirketlere-yeni-odul-tl-kredilerde-teminat-sayilabilecek-g-24463/ ; “Dövizini TL’ye çeviren şirketlere vergi istisnası geliyor”, Cumhuriyet, 13.04.2022, https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/dovizini-tlye-ceviren-sirketlere-vergi-istisnasi-geliyor-1925387

[5] “Haftalık Bankacılık Sektörü Verileri (Temel Gösterim)”, BDDK, 24.06.2022, https://www.bddk.org.tr/BultenHaftalik/

[6] En az 6 ay vadeli KKM hesaplarında dövizini bozdurarak tutan şirketlere sağlanan Kurumlar Vergisi muafiyetinin vadesi Temmuz sonunda dolmaktadır.

[7] Nur Keyder, “GES’in getiri hesaplaması nasıl olur?”, BirGün, 12.06.2022, https://www.birgun.net/haber/ges-in-getiri-hesaplamasi-nasil-olur-391474

[8] “Merkez Bankası’ndan 6 ayda 59 milyar dolarlık örtülü satış”, Sözcü, 22.06.2022, https://www.sozcu.com.tr/2022/ekonomi/merkez-bankasindan-6-ayda-59-milyar-dolarlik-ortulu-satis-7207655/

[9] Şebnem Turhan, “Ticari kredi büyümesi 20 ayın zirvesinde”, Dünya, 21.03.2022, https://www.dunya.com/finans/haberler/ticari-kredi-buyumesi-20-ayin-zirvesinde-haberi-652487

[10]2018’deki kur şokunun ardından 580 baz puan olan CDS göstergesi Mart 2020’de 640, Mart 2022’de 660, Haziran 2022’de 817 baz puan’a yükselmiştir.

0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

2021 yılında 46 milyar Amerikan Doları ($) olan “dış ticaret açığı (DTA)”, 2022 Ağustos itibariyle (yıllıklandırılmış olarak) yüzde 88 artışla 88.6 milyar $’a fırlamıştır. Yeni açıklanan “2023- 2025 d

Türkiye Hazinesi görülmemiş bir hız ile borçlanırken, son 3 yıldır sadece yurt dışı piyasalardan değil, “yurt içi piyasalardan da döviz ve altın” cinsi borçlanmayı çok artırdı. Bunun sonucunda” iç bor

bottom of page